29/12/2015 | Yazar: Sinan Birdal

Savaşın belirsizliği rejimin de belirsizliği anlamına gelir. Savaşla kazanılan güç, yenilgiyle bir anda elden gider.

Sinan Birdal | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Sinan Birdal

Savaşların siyasi rejimlere etkisinin savaşların başlamasıyla bir bağlantısı var mı? Soruyu karşılaştırmalı olarak ele almak gerekiyor. Geçen hafta The New York Times gazetesinin başyazısı ABD Kongresi’nin IŞİD’e karşı savaşta eli kolu bağlı oturduğundan yakınıyordu (26.12.2015). Yazı birkaç denemeden sonra Beyaz Saray ve Kongre liderlerinin IŞİD’e karşı savaş için Kongre’den yetki alma çabasından vazgeçtiklerini aktarıyor. Böyle bir yetki Kongre tarafından etraflıca tartışılıp, askeri müdahalenin hedefleri ve yöntemlerin açıkça belirlenmesini gerektirecekti. Anayasal olarak savaş açma yetkisi Kongre’de. Ancak IŞİD’le savaşın zikredildiği 58.7 milyar dolarlık Pentagon (Savunma Bakanlığı) bütçesini onaylayan Kongre, fiilen savaş açma yetkisini Beyaz Saray’ın eline bırakmış oluyor. 1973’te Vietnam Savaşı bağlamında Başkan Nixon’a karşı Kongre’nin aldığı Savaş Yetkileri Kararı Beyaz Saray’ı asker gönderdikten 60 ila 90 gün içinde Kongre’den yetki istemeye mecbur ediyor. Fakat bu kararın yıllar içinde erozyona uğradığını görüyoruz. Bush’un 11 Eylül saldırıları sonrasında açtığı yoldan ilerleyen Obama da savaş yetkisi konusunda Kongre’nin gücünü zayıflatan bir yol izledi ve izliyor. The New York Times editörleri Kongre üyelerini yetkilerine sahip çıkmaya çağırırken IŞİD’le mücadele edilmesi gerekliliğini inkar etmiyorlar. Tersine Batı ittifakı içinde ve kamuoyunda IŞİD’e karşı etkin bir müdahalenin gerekliliğine dair bir görüş birliği olduğunu vurguluyorlar. Ancak bu müdahalenin anayasanın ve teamüllerin öngördüğü biçimde yapılmasını talep ediyorlar.

ABD başkanlarının savaşlar üzerinden denge-denetleme mekanizmalarını etkisizleştirmesi “emperyal başkanlık” olarak adlandırılır. Bu adlandırma kendisini sembolik olarak Roma Cumhuriyeti’yle ilişkilendiren bir devlet için gayet uygun. Nitekim Cumhuriyetin hizmetinde olan kumandanların savaşlarda ele geçirdikleri yetkileri kendi muhaliflerini tasfiye etmek için kullanmaları Roma Cumhuriyetçileri için her zaman bir endişe kaynağıydı. Senato’nun Galya’dan zaferle dönen Julius Caesar’a Roma’ya ordusuyla girmemesini emretmesi bu endişeden kaynaklanmıştı. Rubicon nehrini geçerek şehre giren Caesar ise şehre kısa sürede hakim olmuş, Senato’yu etkisizleştirmiş, kendi karşı direnişi ezmişti. Roma siyasi düşüncesinin, tarih yazıcılığının, edebiyatının önemli ismi ve Senato’nun önde gelen hatiplerinden Cicero’nun katledildikten sonra, dil ve ellerinin kesilerek foruma çakılması bu sürecin akılda kalan dönüm noktalarından biri oldu. Caesar’dan sonra Roma artık imparatorlar tarafından yönetildi. Yani, Roma İmparatorluğu’nun ortaya çıkışı Roma Cumhuriyeti’nin çöküşüydü. Cumhuriyetçi düşünce geleneği bu dersi unutmadı, farklı yüzyıllarda farklı düşünürler bu tecrübeyi aktardılar.

Elbette savaşlar sayesinde iktidara yerleşen cumhuriyetçiler de oldu. Bunların başında herhalde Oliver Cromwell ve Girondinleri saymak gerekir. İngiliz Devrimi’nde ordunun parlamentoya üstün olduğunu, Fransız Devrimi’nde ise meclisin orduyu kumandanların başına gönderdiği komiserlerle sıkı bir denetime aldığını belirtmek lazım. Ancak Cromwell öldüğünde devleti bir arada tutabilecek yegane güç parlamentoydu. Parlamento sürgündeki kralı çağırarak meşruti monarşi vaadi karşılığında cumhuriyete son verdi. Girondinler ise kendilerini iktidara taşıyacağını ve muhaliflerini tasfiye edeceğini düşünerek savaşa girdiler, ancak kısa zamanda umdukları zaferleri elde edemeyince kendilerini idam sehpasında buldular. Bu arada İtalya’da zafer üstüne zafer kazanan bir kumandan olan Napoleon, iktidarı ele geçirmeyi başardı. Meclisin yürekli davranmayan kumandanları idam ettiği bir cumhuriyet rejiminden kumandanın taç giydiği imparatorluğa böyle geçildi. Onun ömrü de Napoleon’un gücünün doruğunda Moskova’ya girdiği gün tükenmeye başladı. Savaşta yenilgi kesinleşmişken kendisine barış öneren Habsburg başdiplomatı Prens Metternich’i reddederken Napoleon, iktidarlarını asalete borçlu diğer Avrupa hükümdarlarının toprak pazarlığı yapabileceğini, ancak kendisinin iktidarının fethettiği topraklara dayandığını söylemişti. Sonunda Napoleon diplomasiyle teslim etmediği iktidarı savaş meydanında teslim etmek zorunda kaldı.

Savaşların ve fetihlerin rejimleri otoriterleştirdiği tarihte binlerce örneğini bulabileceğimiz bir olgu. Ancak rejimler açısından fethedilenin elde tutulması fetihten çok daha zorlayıcı olabilir. Keza savaşın belirsizliği rejimin de belirsizliği anlamına gelir. Savaşla kazanılan güç, yenilgiyle bir anda elden gider. (Evrensel)


Etiketler:
Nefret