31/05/2017 | Yazar: Ali Özbaş

‘Social Suicide’, sıkılırsam, uykum gelir de dayanamazsam bırakırım diyerek izlemeye başlayıp gözümü kırpmadan izlediğim güzel bir sürpriz oldu.

Ali Özbaş | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Ali Özbaş

“Ah ne günlerdi, herkesin elinde kitaplar, dergiler, otobüslerde, hatta şehir içi otobüslerde bile 10 dakikalık yolu değerlendirmek için okurdu insanlar…” demeyi çok isterdim ama hiçbir zaman öyle bir şey olmadı, yaşanmadı, yaşansaydı belki şimdi çok farklı olurdu bu ülke. Hem zaten hiçbir yere de 10 dakikada gitmeyi başaramadı toplu taşım araçları ki o konu bu bloğun konusu değil.

Herkesin elinde kitap görmeyi başaramazsak da hemen herkesin elinde akıllı telefon görmeyi başardık. Olsun, iyidir iletişimde kalmak. Artık bırakın otobüslerde vakit geçirmeyi yolda yürürken bile on kişiden sekizinin elinde telefonu oluyor. Geçen gün birden peş peşe 7 kişinin elinde telefonu olmadan kaldırımda normal adımlarla yürüdüğünü görünce hafif çaplı bir şok yaşamadım dersem yalan olur.

Artık sosyal medyada varsan, varsın. Herhangi bir etkinliğe davet için “event”lar oluşturuluyor, düğün, doğum günü, eylem, etkinlik için facebook vb.lerinden çağrılar yapılıyor. Davetiyeler, yazışmalar, fakslamalar geçti, maillerle çağrı bile zoraki yapılmakta.

Kedili videolardan “salağa bak ya” videolarına, “yeteneğimi keşfedin”den, “bir de benden dinleyin” videolarına, video blogerlar ve youtuberlar çoğaldı çığ gibi.

Bunları eleştirmek, üstten bakarak ben bunlardan değilim demek için yazmıyorum. Eleştirilecek tarafları vardır o ayrı, herkesin bildiğini Sosyal İntihar filminden bahsetmeden hatırlatmak babında yazıyorum sadece.

Artık filmin yönetmeni Bruce Webb, soyadından dolayı yapılan şakalardan gına getirdi de mi böyle bir işe kalkıştı -oralarda bizdeki gibi espri anlayışı yoktur da “webb” başlı başına ABD’de üç eyaletteki yerleşim yerinin ismi olarak mı anılır- bilinmez, internet ve sosyal intihar üzerine gizemi bol, sözünü sakınmaz bir filme girişmiş.

Bir yandan jenerik isimleri dönerken ekranda, bir köşede de internet videoları oynuyor. Aşka, neden aşk yaşayamadığına dair sebepleri anlatan bir kızın videosunun yerini bikinili vücuduna haşlanmış konserve nohutları döktüğü videosu ile binlerce kez tıklanan kızın paylaşımı alıyor. Bir ergen kızın odasında yaptığı jimnastik performans gösterisinin yerini, ergen oğlanların kavga performansı alıyor.

Baştan itibaren insanı içine çekiyor, ay dur hele, filmin şu sözünü sosyal hesabımda paylaşayım diye elinize telefonu alacak zamanı bile bulamıyorsunuz. 

İki ceset, bir intihar ya da aşırı doz vakası, bir kaçak gencin içinde olduğu olayları çözmek için sorguya alınan 17 yaşındaki Balthazar ve Dedektif Dalton filmin dinamiğini oluşturuyor.

Filmin üzerine kurulduğu ana karakter olan Balthazar’a önce sinir bozucu ergen derken, feleğin sillesinden geçmiş, acıların çocuğu imiş, diye üzülmeye başladığımı fark ettim. Ancak kısa süre sonra işkillenmeye, psikopat bir canavar mı çıkacak bu çocuk demeye başladım.

Balthazar elinde kamerası ile tüm gün arkadaşlarının her yaptığını videoya çekip akşam bu çekimlerden videoları internete yüklüyor. Arada gençlerin kavgası, çıkan yangından kurtulma sekansları olsa da yeteri tıklanmaya eriştiği söylenemez videolarının. En yakın arkadaşı Reese’in ise 1 milyonun üstünde tıklanan videosu, henüz kendisi bebekken bir kedi ile çekilmiş ve ailesi tarafından internete yüklenmiş. Ne var ki o zamanlar sadece yükle-izle-konuşulsun dönemi olduğundan, kimse bundan bir gelir elde edememiş. Şu sıralar özellikle okulda popüler bir öğrenci ve birçok kızla çıkan bir teenage playboy olsa da o parlak tıklanmayı bir daha yakalayamamış.

İnternete yüklenmiş, bilgisayarda silindiği halde geri getirilmiş, kırılan hafıza kartından kurtarılmış videolar izlendikçe, insanlar yakın geçmişi hatırladıkça kim masum, kim saf, kim suçlu, kim kullanılan, kim kullanan sorusu ve cevabındaki kişisi yer değiştirmeye başlıyor.

İnternete yüklediğiniz bir gönderiyi silseniz bile artık karşınıza çıkmayacağı garanti değil. Asla silinemiyor, kaybolmuyor. Ama tam da kaybolmayan gönderiler gibi, birçok gönderi de anlık tıklanmalar ile büyüyor, ilgi odağı oluyor ve kısa sürede unutuluyor.

İnternet yıldızları sürekli değişiyor. Çok tutulan, aşırı sevilen kişilerin yerini yenisinin alması kaçınılmaz ama sinema dünyasının büyük starı olan biri bu unvanı yıllarca sürdürürken yıllarca parlayan bir internet yıldızı olmuyor, olamıyor.

Reese mi kedili videosunun kendi haberi bile olmadığı zamandaki başarısını tekrar etmek için işler çeviriyor, Balthazar mı videoları çeken kişi olarak internet starı olmaya çabalıyor?

Dedektif Dalton tanık olarak sorgulanan çocuğa sert davranacak kadar psikopat bir kadın mı, fark ettiği gerçekleri açığa çıkartmak için iyi polis-kötü polisi de tek başına oynayan biri mi? On dört yaşındaki kızının paylaştığı jimnastik videosunun seyircilerin çoğu tarafından takdir edilmek için değil de cinsel fantezilerini süslemek için kullanılmasından dolayı sinirli bir anne olduğunu da belirteyim.

Güzel güzel giderken film finale doğru hastanede geçen bir sahne ile resmen çakılıyor ne yazık ki. Sürprizi bozmamak için bu sahneden bahsetmeyeceğim ancak final için gerekli görülen bu sahne saçma dedirtecek bir şekilde sahneleniyor. Kesinlikle üstünden defalarca geçilerek mantıklı bir şekilde bu sorunu çözmeleri gerekliydi.

Neyse ki kafamdan geçen hatta bir tık ötesine geçmeyi başaran final ile kendini kurtarıyor film. Eski kovboy filmlerinde karşılıklı çekilen silahlar gibi karşılıklı açılan telefon kameraları ile herkes tıklanıp, “beğen”ilmek için çabalıyor.

Social Suicide-Sosyal İntihar, gece 0.30’da sıkılırsam, uykum gelir de dayanamazsam bırakırım diyerek izlemeye başlayıp 2’ye kadar gözümü kırpmadan izlediğim güzel bir sürpriz oldu.

Ali Özbaş'ın sinema yazılarının tamamına ulaşmak için burayı ziyaret edebilirsiniz.


Etiketler: kültür sanat
Nefret