13/12/2010 | Yazar: Selçuk Candansayar

Çakma doktordan sepet sepet psikopatoloji!

Selçuk Candansayar | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Selçuk Candansayar
Çakma doktordan sepet sepet psikopatoloji!

Birkaç yumurta iktidar ve avanesinin öfkeyle tepinmelerine yetti. O kadar öfkelendiler ki önde gelen hempalardan biri öğrencilerin politik eylemlerini en arkaik görüşlerle açıklamaya girişti. Nedir bu arkaik görüş? Solun, solculuğun, devrimciliğin ancak bir psikopatolojinin sonucu olabileceği düşüncesi! Dahası yumurtacıları tıbbi terimlerle açıklayıp, istemleri dışında olsa bile tedavi edilmeleri gerektiğine hükmetti. “Karşımızdaki bir patoloji. Aklı başında herkesin bu patoloji karşısında bir hekim gibi soğukkanlı davranması lâzım. Soğukkanlı, sabırlı ve tarafsız. En başta da devlet otoritesini kullanan polisin. Aksi takdirde bu patoloji bulaşıcı hale gelebilir… Üstüne deli gömleği geçirip kendisine ve başkasına zarar vermesini önleyip bir psikiyatristin tedavisine terk etmeniz gereken bir patolojidir bu...”

İlk yazı sinirlerini kontrol altında tutmak için debelenme olarak değerlendirilebilirdi. Hani beklemediği, ummadığı, aklının alamadığı bir durum karşısında “Aman allahım bu delilik!” diye tepki verir ya sokaktaki adam, ya da emekli albayların “gençlik giderek yozlaşıyor azizim” diye hayıflanmaları vardır, onun ki de bu bağlamda anlaşılabilir, gülünüp geçilebilirdi belki, “adam amma da öfkelenmiş!” diye.

Fakat sevmiş olmalı ki fikrini, devam etti. Tutturdu da tutturdu “patoloji” lafını. Bir yazı, üç yazı derken Habertürk televizyonundaki bir programda bu kez Ertuğrul Kürkçü ve Alper Taş’a da doktorluk yapmaya kalktı. Tamam, biliyoruz, bu memlekette hemen herkes hayatının bir döneminde en az bir kez doktor olmak istemiştir. Hele yetmişli yılların en gözde mesleğiydi hekimlik. Ama siyaset bilimcimizin patoloji merakı, sadece içinde kalmış gençlik hayallerinin dışavurumuna benzemiyor.

BİR CANLI ORGANİZMA OLARAK TOPLUM

Toplum ve onun siyasal yapısı üzerine geliştirilen düşünme biçimlerinden en arkaik olanı toplumu yaşayan bir organizma metaforu ile anlama çabalarıdır. Bu düşünceye göre toplum aslında tek bir canlı gibidir. Üretim araçlarından, toprak mülkiyetine, kurumlardan insanlara kadar hepsi tek bir yaşayan organizma gibi davranırlar. Bu düşünce toplumun ya da en azından bir bölümünün tıpkı tek bir canlı gibi hastalanabileceğini de varsayar. Nasıl canlı bir organizmada bir organ ya da sistemin bozulması (hastalanması) canlının genel sağlığını bozarak onu hastalandırırsa, toplumun da herhangi bir bölümü, çoğunlukla da insanların bir bölümü,  tıpkı bir mikrobun canlıyı istila etmesi ya da bir kanserin organizmayı sarması gibi toplumun sağlığını tehdit eder hale gelebilir. Bu durumda siyaset yapıcılar ki bu her zaman muktedir olanlar demektir, tıpkı bir doktor gibi toplumu hastalandıran mikrobu ya da onu saran kanseri teşhis etmeli ve tedavi uygulayarak, toplumu yeniden sağlığına kavuşturmalıdırlar.

Suç ve suçluluğun ruhsal bir hastalık olarak değerlendirilmesinin geçmişi oldukça eskidir. Öyle ki ilk akıl hastanelerine akıl hastası olduğu düşünülenlerle birlikte hırsızlar, fahişeler, ‘serserilik edenler’ ve işsizler de kapatılmıştır. 1656 yılında Paris’te kurulan ilk hastaneye (Hopital Général)  akıl hastalarıyla birlikte, fahişeler, serseriler, evsizler ve işsizler de kapatılmıştır. Bu ilk hastanelerde doktorlar yönetici pozisyonunda değillerdir. Sadece kapatılanlarda ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarını çözmek ve kapatılanlar üzerinde araştırma yapmak için istihdam edilmişlerdir. Neden fahişelik yapıyorlar, neden çalışmıyorlar, gibi sorulara bilimsel yanıtlar bulmaya çabalayan bu doktorların arasından modern insancıl psikiyatrinin kurucuları yetişmiştir.

19. yüzyıl başında toplumsal sorunların ancak hastalık olarak değerlendirilebileceği düşünceleri yeniden fışkırmıştır. Bu dönemde yozlaşma (dégénérescencé) kavramı yeniden ortaya çıkmış ve sadece psikiyatrik hastalıkların değil yine işsizliğin, yoksulluğun, serseriliğin de ahlaki dejenerasyonun bir sonucu olduğu savları ortaya dökülmüştür.
Bu düşüncenin ağa babası Cesare Lombroso’dur. Bir suçbilimci olan Lombroso, insanda suç işleme eğiliminin doğuştan geldiği ve kalıtsal olarak aktarıldığını savunmuştur. Lombroso, insanların yoksul ya da aç oldukları için hırsızlık yapmadıklarını en ilkel atalarından kalıtımla onlara geçen suç işleme eğilimi nedeniyle suç işlediklerini düşünüyordu. Bu düşüncesini desteklemek için suç tipleri ile fiziksel görünüm arasında bir ilişki olduğunu iddia eden çok sayıda ‘araştırma’ yapmıştır. 1909 yılında ölen Lombroso’nun görüşleri bu gün hâlâ etkisini hukuk ve adli sistemde göstermektedir.

İKTİDARIN DELİLERİ

Toplumu yaşayan bir organizma metaforuyla değerlendirenlerin “deli” damgasını sadece psikiyatrik hastalığı olanlara vurmadıklarını bilmek gerekir. Onlara göre suçlular, serseriler, fahişeler, tembeller, avareler, eşcinseller ve tabi ki iktidara karşı olanlar “akıl hastası” olmalıdır. Toplumda ve onun düzeninde öylesine güzel bir uyum vardır ki, bu uyuma, dengeye karşı çıkanlar olsa olsa akıl hastasıdırlar. Eğer toplumda bir karışıklık ortaya çıkmışsa ya da iktidar sarsılmaya başlamışsa bu toplumun hastalandığını gösterir ve iktidar tıpkı bir doktor gibi önce hastalığı teşhis etmeli ardından toplumu hastalandıran amilleri, mikropsa öldürmeli, kanserse kesip atmalıdır.

Hasta toplumu iyileştiren doktor metaforunu en çarpıcı şekilde kullananlardan biri 12 Eylül Darbesi’nin cunta lideri Kenan Evren’dir. Uzun yıllar önce Nurdan Gürbilek, Defter dergisinde yayımladığı daha sonra Vitrinde Yaşamak kitabında da yer verdiği “İktidarın sağlığı” adlı harikulade bir denemesinde Kenan Evren’in doktorluğunu hayranlık verici yetkinlikte çözümlemiştir. Kenan Evren, “… bir hastalık teşhis edilemezse, ilacı da bulunamaz. İlacı da bulunamadığı içindir ki hastalık bütün vücudu sardı. İşte bu durumda ike her zaman olduğu gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri, milletten aldığı güçle duruma el koymak zorunda kaldı ve hastalığın tedavisine başlandı…. Hangi hasta ameliyat masasına isteyerek yatar? … İşte biz de hastayı ameliyat masasına yatırdık, ameliyatını yaptık, şimdilik iyilik safhasına gidiyor” diye 12 Eylül faşizminin herhalde en açık tarifini yapmıştı.

RUH HASTASI SOLCULAR!    

En çok Amerikan bilimcileri uğraşmıştır bu konuyla. Amerikan bilimi soldan gelen her eylemi ‘terörizm’ olarak etiketlemiş (tıpkı yumurtacıların illegal örgüt üyesi olduğu açıklaması gibi)  ve bu ‘teröristlerin’ ruh hastası olduklarını kanıtlamak için yüzlerce araştırma yürütmüştür. Bu araştırmalarla ilgili araştırmacıların kullanımına açık olan veri bankaları ya doğrudan Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü (CIA) ya da bu örgütçe desteklenen enstitülerce sağlanmaktadır. 1997 yılında yapılan bir incelemede, terörizm üzerine yapılan çalışmaların yüzde 32’sinin doğrudan ABD hükümetince, yüzde 41’inin hükümet ya da CIA gibi diğer devlet kuruluşlarınca desteklenen özel araştırma şirketlerince gerçekleştirildiği, ancak yüzde 12’sinin üniversite bünyesinde yapılabildiği gösterilmiştir.

12 Eylül döneminde de Cuntanın gönüllü destekçisi bazı psikiyatrlar, başlarında ABD’den gelen bir Türk psikiyatrla birlikte cezaevlerindeki siyasi mahkûmlar üzerinde son derece ‘bilimsel’  araştırmalar yürüterek, ‘tek tip elbise’ ve ‘karıştır barıştır’ gibi işkence yöntemlerini keşfetmişlerdir.

Özellikle 1970’li yıllarda yapılan yüzlerce araştırmadan çıkan tek sonuç, ‘terörist’ lerin, teröristliklerini, solculuklarını, devrimciliklerini açıklayacak bir ruhsal hastalığın olmadığıdır. Siyaset bilimci çakma doktor belki üzülecek ama özellikle Almanya’da yapılan çalışmaların bazılarında sağcılarda ruhsal hastalık görülme sıklığı, solculardan daha yüksek çıkmıştır.

İKTİDARIN KİBİRLİ ÖFKESİ

CHP Genel Sekreteri (her ne kadar ertesi gün aklı başına gelip, düzeltmeye çalışsa da) dahil iktidarı ve muhalefeti dahil tüm muktedirlerin yumurtacılara yönelik öfkeleri kibirlerinden kaynaklanıyor. Biz biliriz, biz yönetiriz, biz çözeriz. Sen kim oluyorsun da bize/ bana karşı gelmeye cüret ediyorsun? Yumurtacılara ‘beyinsizler’ diye köpüren öfkenin gerisinde aslında başına gelene inanamazlık var. Bu kadar zorluğu çözmüş, herkesin öcü gibi korktuğu Ordu’yu bile hizaya getirmiş bana/ bize sen kim oluyorsun da karşı çıkıyorsun? Hem de kafama yumurta atarak! Sen kendini ne sanıyorsun ki, beni aşağılamaya çalışıyorsun? Ya beyinsizin tekisin ya da olsa olsa illegal örgütün yönlendirdiği zavallı bir kukla! Ben de seni bir ‘böcek’ gibi ezmez miyim? Az yapmışız hamile arkadaşınızın karnını tekmelemekle, hepinizin kafasını kırmalıyız/ kıracağız da… Men dakka dukka! Kısasa kısas! Bana elini kaldırmaya kalkanın kolunu kırdırırım!

Denetimsiz öfke, kibrin en sık sonuçlarından biridir. Çünkü kibir, büyüklenmeciliğin kendisini kadir- i mutlak gibi hissetmenin görünümüdür. Ama her büyüklenmeciliğin ardında bir korku da yatar. Yıkılma, düşme korkusu. Her iktidar doğası gereği zayıf temellerini kibirle örter ama içten içe gücünün pamuk ipliğine bağlı olduğunu da hisseder, kaçınılmazdır. Hiçbir iktidar kendisine karşı olan toplumu şiddete başvurmadan yönetemez. Bu yüzden otoriter, totaliter iktidarlar en küçük bir muhalefete, yakabileceği kıvılcımın korkusuyla, tahammül edemez ve en ağır şiddetle bastırmaya çalışır. 

ÇAKMA DOKTORUN NOSTALJİSİ

Yumurtacıları tedavi etmeye çalışan siyaset bilimci olaylar karşısında eski günlerini, eski doktor arkadaşlarını hatırlamadan edememiş. “35 yıl önce, tam 1975'te o sıralarda ben oturuyordum. Baskıya, şiddete ve tehditlere maruz kaldım. Hemen yanımda kemikleri kırılana kadar dayak yiyenlerden biri bugün Sayıştay üyesi olarak görev yapıyor. Yediği dayaktan komaya giren bir başkası, Emniyet Genel Müdürlüğü görevinde bulundu. İkisi de o amfide sessiz sessiz oturuyordu.” Bu hatırası bile Türkiye’nin son kırk yılının özeti aslında. Evet, onlara hiçbir şey olmadı. Şimdi kimi Sayıştay üyesi, kimi Emniyet Müdürü; 12 Eylül Darbesi’nin doktorunu asiste etmelerinin mükâfatlarıyla ne kadar öğünseler azdır. Şimdiki 12 karşıtlıklarının tıbbi cemaat içinde anlaşılır bir yanı var. Yeni ‘hocalar’ çoğunlukla eski hocayı beğenmezler tıbbiyede. Gerçi bütün arkadaşları hoca olamadı. En parlak asistan arkadaşlarından Çatlı makûs bir kazaya kurban gitti, bazıları da tezlerini tamamlayamayıp, hoca olamadılar. Ama olsun bu toplum böyle oldukça daha çok yumurtacı mikrop çıkar nasılsa, nasılsa onlara tedavi edecek hasta çok!


Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret