02/04/2015 | Yazar: Karin Karakaşlı

Dünya gözüyle çekildiğimiz son fotoğrafa bakıyorum. Konuşamaz olduğun o gün bile bağ kuran gözlerine ve kendini bir tek kelime için ısrarla zorlayışına.

Karin Karakaşlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Karin Karakaşlı
Dünya gözüyle çekildiğimiz son fotoğrafa bakıyorum. Konuşamaz olduğun o gün bile bağ kuran gözlerine ve kendini bir tek kelime için ısrarla zorlayışına. “Kişer pari” deyip, iyi bir geceye doğru beni yolculayışına.
 
Senin ismini her mırıldandığımda, bütün cümlelerin sonu ‘öğrendim’ fiiliyle bitiyor Baron Seropyan. Eğitimin okullarla, üniversitelerle başlayıp bitmediğini, her seferinde gururla vurguladığın buzdolabı tamirciliğiyle başlayan hayatında, okumalara doymadığın bütün o kitaplarla edindiğin tarifsiz bilgi, birikimi görünce öğrendim.
 
Seninki, bitmek bilmeyen bir merak ve aşk hikâyesiydi. Atalarının izini sürdüğün kadim topraklarda Ermeni krallıklarının, tanrılarının, tanrıçalarının, söylencelerin, masalların, şiirlerin, türkülerin içinden geçirdin hepimizi. Agos’taki masanın ya da bulunduğun bir sofranın köşesinde oturmak, bu yüzden hiçbir zil sesiyle bölünmeyen, koca, upuzun bir dersti.
 
Bilginin, aktarılması farz ve sahiplenilerek ego üretilemeyecek bir hazine olduğunu öğrendim senden. Yanına geldiğimde çok küçüktüm. Kimliğin, büyük siyasi, sosyolojik söylemlerde değil, günlük hayatımızın her ânındaki doğal paylaşım olduğunu öğrendim.
 
Okumak yetmezdi, gezip görmek gerekirdi. Hayat tecrübesiyle sağlaması yapılmamış hiçbir ezber bilginin kıymeti olmadığını öğrendim. Aile büyüklerinin soykırımdan unufak olmuş ve inatla, binbir fedakârlıkla yeniden kurulmuş hayat hikâyelerini, her birini masal kahramanına dönüştürerek taşımanın onurunu öğrendim.
 
Büyük acıları kara mizahla sırtlamanın gücünü, yaşın hiçbir hükmü olmadığını öğrendim. Demirbaş diye bir şey varsa, o sensin. Orda, köşende olmaman düşünülemez. O yüzden, masana baktığımda yönümü kaybediyorum Baron. Sahipsiz kalan eşyanın acısını yaşıyorum bir kez daha. Pipoların, çerçeveli fotoğrafların, heykellerin, bibloların, tarihi mekânlardan toplanmış taşların, yığın yığın kitapların ve üzerinde el yazının yer aldığı müsvedde kâğıtların arasında öksüz kalıyorum.
 
Sevince, bir insanı bütün alışkanlıkları, sesinin her bir tonu, bakışının her katmanıyla yaşamayı öğrendim senden. Varlığını pek sorguladığım evlilik müessesinde sevgili Manuşak Tantikle bir ömür sevgili kalabildiğinizi gördüm. Sözünüzün, şakalaşmanızın, güveninizin hiç tükenmediğini.  Evlatlarınız Vağarşak ve Garine ile  dört benzemez olarak içinde varlığa saygı barındıran bir sevgiyle bütünleştiğinizi.
 
Bir ruh diğerini bulduğunda, yaş farkının hükmünün kalmadığını öğrendim. Çalışmanın, üretmenin keyfine doyum olmadığını. Hep bir sonrasını düşünerek yaşadığın için, hayatın ipi şu iskele babalarına bağlanan halat misali, şaklayarak koptu. Üzerinde çalışılacak yazılar, paylaşılacak dertler, içilecek nargileler yarım kaldı. Hayatı hep hakkını vere vere, bunca yoğun yaşadığın için mi bilinmez, hastalığın da en onulmazı, en hızlı ilerleyeni buldu seni. Ve fakat sen ne yaptın? Yine razı gelmedin dayatılan sona. Evinde, köşende, otururken, ailenin, sevdiklerinin arasında, huzurla aktın ölüme. Ailenin kan bağından çok daha fazlası olduğunu, her şeyi, ölümü bile vakarla karşılamanın mümkün olduğunu öğrendim.
 
Kendimi daha güçlü bilirdim. Zor taşıdım sana olanları. İnce uzun bir defter tutuşturdum hareketi ağırlaşan ellerine. “Baron, sen buraya isteklerini ferman gibi yazarsın. Biz de yerine getiririz” dedim. Tek isteğim gülmendi. Güldün. Elini benimkine çarpa çarpa güldün. İnsan nelere şükretmiyor ki…
 
Dünya gözüyle çekildiğimiz son fotoğrafa bakıyorum. Konuşamaz olduğun o gün bile bağ kuran gözlerine ve kendini bir tek kelime için ısrarla zorlayışına. “Kişer pari” deyip, iyi bir geceye doğru beni yolculayışına.
 
Şimdi boşluğun konuşuyor Baron Seropyan. Evinde, yine evin kıldığın Agos’ta boşluğun konuşuyor. O yüzden ne desem, neyi nasıl desem eksik ve boş kalıyor. En kötü günde bile çalışmanın farz olduğunu öğrendim ya senden, çalışıyorum yine. Çalışıyoruz hep birlikte.
 
Eksildiğimi, azaldığımı hissediyorsam, bu yalnızca üzerimde çok emeği ve hakkı olan sevgili bir canı kaybetmekten değil. Gidenin yerine yenisi gelmiyor. Soyun kırılması zaten tam da böyle bir şey. Sadece öldürülenlerle azalmak değil, hayata o eski nüfusun işgücü, hayat birikimiyle devam edememenin, susturulmuş kuşakların ağırlığını da sırtlayarak yaşamanın adı.
 
Sen köksün, kökensin Baron Seropyan. Tarihim ve coğrafyamsın. Günlük hayatın sınırlamalarına kafa tutan, koca bir kâinatsın. Senden tek bir ricam var şimdi. Elin üzerimizden eksik olmasın, varlığını hissettirmeye devam et. Bir yanlışımız olduğunda, öfkeni duyalım her zerremizde. İyi bir şey yaptığımızda övündüğünü bizlerle. Bayramlar senin şerefine kalkan kadehlerle, herkeste birikmiş anılarla şenlensin. “Genatsıt” diyelim hep birlikte. O ki ölüme bile haddini bildirmişsin. Hayatına kalksın kadehler.
 
Çok yaşa e mi Baron Seropyan. Öbür tarafta göreceğin çok insan var. Herkesle, özellikle de Baron Hrant’la bizim için de kucaklaş. Ve her ne kadar ilahi ruhların cazibesi büyük olsa da, sakın bizi buralarda unutma. Hâlâ ve hep çok ihtiyacımız var sana. 

Etiketler:
Nefret