24/05/2014 | Yazar: Karin Karakaşlı

Karin Karakaşlı, Ayrımcılığa Karşı İLEF Evrim Alataş ödülünü aldı.

Karin Karakaşlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Karin Karakaşlı
Anlamın elimizden alınmaya çalışıldığı, gazeteciliğin yer yer ‘İcraatın İçinden’ programlarına, edebiyatın yer yer projeciliğe indirgendiği ve adalet duygumuzun fena halde tepetaklak oluğu bir düzende, temiz söz, elimde kalan tek şey.
 
Bu yıl dördüncüsü düzenlenen , Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin Ayrımcılığa Karşı İLEF Evrim Alataş Ödülü bana verildi. Ödül benim için mahcubiyet yaratan bir müessese olsa da, adını taşıdığı kişi ve konusu itibariyle çok kıymetli bulduğum için, bu sefer yazmak istedim.
 
Söz, bilgi ve şifa verebildiği oranda yalan ve zehir de saçabiliyor. Uç örneklerinde kişileri hedef tahtasına oturttuğu, insanların ölümlerine sebebiyet verecek zeminleri açtığı da, maalesef, ülkemizde sıklıkla görülüyor. O nedenle, ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı mücadele, bu zaman ve mekânın en büyük sorunlarından biri.
 
Oysa ‘sorun’ deyince bizde genelde akla iki konu gelir; Ermeni Sorunu ve Kürt Sorunu. Anadolu’nun en eski iki halkını sorunla birlikte tanımlamakla başlar zaten esas sıkıntı. Ve bu haliyle, memleketin bu iki koca çıkmazı, ödeşilmemiş tarihi bugüne taşır, geleceği de ipotek altına alır.
 
Evrim Alataş savaşa, bizden saklananlara, Kürt halkının gerçeğine tercüman olan sesti. Hem de iç ses. Katlanılmaz acılara karşı mizah duygusunu kuşanır, zorlama olmayan dip dalga edebi üslubuyla, en politik konuyu insan hikâyeli bir çerçeveyle bezerdi. Bu çerçevenin kıymetini ‘Mayoz Bölünme Hikâyeleri’ ve ‘Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer’ kitapları ve yönetmen Miraz Bezar’la birlikte yazdığı, Kürt dünyasını ve savaş mağduru çocukları konu edinen ‘Min Dît’ (Ben Gördüm) filminin hikâyesiyle perçinledi.
 
Unutulmaz yazılarından birinde, kemoterapinin yan etkilerinden kurtulmaya çalıştığı Diyarbakır’daki halini kara mizahla anlatırken bir şeyler satan çocukları reddettiğinde, “Canın sağ olsun” deyip gittiklerini anlatır ve “Can sağlığı topluyorum ben de. Çok ve bedava!..” deyiverir. Çocuk ve gençlerin ölümüne odaklanan o can yakıcı yazının sonu şöyle bağlanır: “Kürdün bir son hali vardır. ‘Hawar’ hali. İsyan ve imdat, ikisinin karışımıdır bu aslında. Elinde hiçbir şeyi kalmadığı zaman, sakallarını yolmaya başlayan bir yaşlı adam ya da yüzünü tırnaklayan bir yaşlı kadın hali... Bu noktaya gelince ne Tanrı’dan umudu kalır, ne kuldan. Şimdi elimi saçıma atsam tutam tutam gelecek, biliyorum, zaten dipleri kurudu... Ölenlerin arasında bir genç vardı, neredeyse savaşla akran. Adı Rojhilat. Yani doğu. Güneşin doğduğu taraf. Işık sönüyor, ölüm doğudan yükseliyor. Soruyorum: Moral neyi yener kekê?”
 
İşte bahsi geçen kara mizahtır elde kalan tek mücadele aracı. Günümüz malum, kimlik politikalarından geçilmiyor. Ve bazen politik doğruculuk adına çok sıkıcı bir hal alabiliyor, birbirimize takılma, hayata kahkahalarla gülme hakkından mahrum kalıyoruz. Çünkü acılarımız hâlâ kabuk yara ve sıyrılınca kanamaya açık.
 
Toplu haklar ve varlığın tanınması için verilen mücadele sırasında özgürleştirici olan bütün kimlik politikalarının, kendi kompartmanlarına sıkıştıkları zaman yalnızlaştırma tehlikesi var. Dahası, dünyayı ve kendini tek bir tanıma hapsettiğinde, etnik kimlikler açısından milliyetçilik kapanına düşmek de mümkün. Ben kendi iç ses olduğum Ermeni kimliği makamından konuşurken, hep meram anlatmanın ve ulaşmanın ihtiyacını hissettim. Bu da retorik, slogan ve monoloğa gönül indirmeden, kimi zaman tartışarak, kimi zaman anlatarak, mutlaka susup dinleyerek ve hep birbirinin gözünün içine bakıp karşındakini sayarak söyleşmeyi gerektiriyor.
 
Ama açıkça itiraf etmem gerekirse, adeta bir uzvum, içimden kopan refleks halini almış Ermeni meselesinde değil, misal Kürt ve LGBTİ mücadelesine dair yazdığımda parçalarımı daha bütünleşmiş hissediyorum. Hele de sistemle şu ya da bu sebeple çatışan farklı kimliklerin birbirine ayrımcılık ettiği mıntıkalarda gezinmeyi, öğrenmeyi ve yüzleşmeyi, çok seviyorum.
 
Anlamın elimizden alınmaya çalışıldığı, gazeteciliğin yer yer ‘İcraatın İçinden’ programlarına, edebiyatın yer yer projeciliğe indirgendiği ve adalet duygumuzun fena halde tepetaklak oluğu bir düzende, temiz söz, elimde kalan tek şey. O sözde buluşan, “Sözümüz söz olsun” diyen herkese şükranlarımı sunuyorum. 

Etiketler:
Nefret