23/03/2012 | Yazar: Tayfun Atay

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü’nde okurken öğrencim olmuş Müge Tuzcuoğlu, BDP Siyaset Akademisi’nde ders verdiği için KCK kapsamında gözaltına alınanlar arasına girdi.

Tayfun Atay | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Tayfun Atay
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü’nde okurken öğrencim olmuş Müge Tuzcuoğlu, BDP Siyaset Akademisi’nde ders verdiği için KCK kapsamında gözaltına alınanlar arasına girdi. Müge’nin yaşadıkları bu memlekette Behice Boran’dan İsmail Beşikçi’ye pek çok sosyal bilimcinin başına gelenlerden farklı değil. Belki an itibarıyla bunun en son örneği denebilir; ama kuşkusuz sonuncusu olmayacağı da kuvvetle tahmin edilebilir.
 
Aynı dava kapsamında Prof. Büşra Ersanlı aylardır tutuklu ve önceki gün hakkında 22 küsur yıl hapis isteyen iddianame mahkemeye sunuldu. Bilimi ve bilim insanlarını toplumdan koparıp devleti öncelemeye, ona tâbi ve endeksli olmaya zorlayan, onyıllardır da devam edegelen ‘hizaya sokma’ uygulamasının mevcut sosyopolitik konjonktür bağlamındaki versiyonu bu. Bilim insanı, kolluktan, inzibattan ve yargıçtan farklı olmamalı diye düşünen anlayış var işin özünde...
Hâlbuki asker için düşman, polis için suçlu, hâkim için sanık olan, biz sosyal bilimciler için ‘insan’dır. Askerin etkisiz hale getirmeye, polisin yakalamaya, savcının mahkûm etmeye çalışacağı insanı sosyal bilimci anlamaya çalışır. Hukukçu Faruk Erem’in ‘Bir Ceza Avukatının Anıları’ adlı unutulmaz eserinde yer alan, “Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar” veciz sözünün esas muhatabı bilim insanları, daha özel olarak sosyal bilimcilerdir. Militer olmayan, polisiye olmayan, ‘jüritokratik’ olmayan, bunların aksine demokratik olduğunu iddia eden bir devlet de kendi sağlıklı işleyişi için hayati bir ‘sübap’ değerindeki bu insanları zapturapta almayı ve polis, asker veya savcıya dönüştürmeyi bindiği dalı kesmek olarak görür, görmesi gerekir.
 
İdeal anlamıyla ‘evrensel bilim ülkesi’ demek olan üniversiteyle irtibatlı bir insan, bilgi ve düşüncesini paylaşmaya yönelik bir davete, konferans, ders veya panele, bürokratik, siyasî, ‘millî’ çekincelerle yaklaşmaz. Böyle yaparsa ‘bilim namusu’na halel getirmiş olur. Aynen Hipokrat yemini etmiş bir doktorun, karşısına gelen ölümcül hastaya en kritik durumda bile siyasî ya da ‘millî’ bir hassasiyetle bakmaması gerektiği gibi, bilimcinin de tek referansı insandır. Hatta bir tercih yapmak gerekse, devletinden önce insanı ve toplumu seçer o...
 
En çok da Müge’nin eğitimini aldığı antropoloji alanında, yukarıda özetlenen bu yaklaşım, bir olmazsa olmazdır. Ona, çiçeği burnunda bir antropolog olarak bu başına gelenlerde yalnız olmadığını da  hatırlatma imkânı verecek, üstelik Türkiye dışından, uzak diyarlardan bir örnekle temellendirelim bunu!..
 
Washington State Üniversitesi’nde öğretim üyesi, antropolog Rik Scarce radikal bir çevreci hareket üzerine araştırma yapar. ‘Hayvanlara Özgürlük Cephesi’ (Animal Liberation Front) adlı, yasallıkla yasadışılık arasında da gidip gelen grubun etkinliklerini gözlemleyen, üyeleriyle içli-dışı olarak kapsamlı inceleme gerçekleştiren Scarce, bulgularına dayalı çalışmalarını yayımladıktan bir yıl sonra, adı geçen hareketin üyeleri, devletçe mali olarak desteklenen bir hayvan araştırma laboratuvarına baskın düzenleyerek ağır hasar verir. Daha sonra yakalananlardan bir kısmı, Scarce’ın araştırmasını sürdürürken tanışmış olduğu, kendisine bilgi veren kişilerdir. Bu nedenle Scarce, tanıklık yapmak üzere mahkemeye çağrılır. Bir yanda vatandaşı olduğu ülkenin devletine sorumluluğu, öte yanda aralarına girip hayatlarının bilgisine eriştiği insanlara ve onların kimliğini gizli tutma etik ilkesini kendisine öğretmiş bilime sorumluluğu arasında kalan antropolog, çok düşünmeksizin seçimini yaparak mahkemede tanıklığı reddeder. Sonuçta da bu seçimiyle Amerikan mahkemesine (devletine) itaatsizlik ve saygısızlıktan dolayı 159 gün hapis yatar.
 
Scarce’ın ‘bilim namusu’ gereğince yaptığı seçimi ve bunun bedeli olarak katlandığı mahkûmiyeti anlattığı ‘Mahkemeye Hakaret’ başlıklı kitabı, bir sosyal bilimcinin devlete karşı teslimiyeti reddeden onurlu duruşuna ibretlik bir örnek olarak literatürde yer almakta bugün (R. Scarce, Contempt of Court: A Scholar’s Battle for Free Speech from Behind Bars, 2005).
Anadolu’nun kuzeydoğu ucundaki Artvin-Hopa’dan ülkenin kalbi Ankara’ya antropoloji okumaya inen Müge Tuzcuoğlu, kendi kalbini zaman içinde Anadolu’nun güneydoğusuna adadı. Kürt sorunu ve bu sorunun esasını oluşturan ‘ötekileştirme’ pratiği karşısında Müge, antropolojik formasyonunun da gerektirdiği şekilde ‘ötekileştirilmiş’ olanın yanında yer almaya öncelik verdi. Onun önceliği, eğitimini aldığı bilimin ‘öncül’üydü çünkü. Antropoloji, ‘ötekinin bilimi’ydi (the science of ‘other’).
 
Dünyanın her tarafında antropologlar, aynen yukarıdaki Rik Scarce vakasının da örneklediği üzere, ‘merkez’i, ‘iktidar’ı ve ‘düzen’i temsil eden her ne ise onun karşısında, kıyıya itilmiş, ötelenmiş, ‘madun’, tahakküm altında ve düzen-dışı olanların dünyasını öğrenmeye, anlamaya, hatta pek çok (toplumsal, iktisadi, siyasi) platformda temsile yönelirler. Belli bir yer ve zamanda verili sosyopolitik koşullar çerçevesinde ‘biz’ sayılanın karşısında ‘öteki’ addedilen ve ötelenen her kim ya da neresiyse antropoloğun kalbinin orada, o insanlarla atması icap eder. Bunu, devlete düşman oldukları için yapmaz antropologlar. Tersine, onların yaptıkları, devlete düşmanlığı koşullayan etmenleri ortaya serme yolunda da yararlanılabilecek eşsiz değerde bir veri malzemesi oluşturur çoğu zaman...    
 
Müge’nin yaptıklarının, görülebildiği kadarıyla yukarıda özetlenen antropolojik çerçeveyle uyarlı olmaktan öteye gittiğini düşünmüyorum. Kürt coğrafyasında süren kanlı ve kirli çatışma ortamında çaresizce oradan oraya savrulmakta olan ‘taş atan çocuklar’a polis, asker, savcı gibi ‘suçlu’ teşhisi koymak yerine, onları anlamaya yönelik bir ilgiyle yaklaştı. Bu doğrultuda çocuklarla yaptığı görüşmeleri ‘Ben Bir Taşım’ başlığı altında kitaplaştırdı (Evrensel Basım Yayım, 2011). Türkiye’nin bu en can yakıcı sorununda antropoloji formasyonuna sahip bir gazeteci-yazar kimliğiyle müdahil oldu, öğrendiklerini, bilgi ve düşüncelerini kendisine çağrı yapan çevrelerle paylaşmaktan da kaçınmadı.
 
Sonuç, Müge şimdi mahpus… Ne demeli?! Antropoloji ona zindan oldu denilebilir. Ama galiba daha doğrusu antropoloji, en doğrusu da bilim zindanlık oldu demek!.. 
 
 

Etiketler:
Nefret