07/08/2015 | Yazar: Karin Karakaşlı

4 Ağustos’ta, bu ölüm topraklarında Turgut Uyar’ın doğum yıldönümü vardı. Seslenişi, devletin yok etme tercihini ve şairin ölümün orta yerine hayatın gonca gülünü açtırışının ifadesiydi.

Karin Karakaşlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Karin Karakaşlı

Hayat, insana bahşettiği dönüşüm gücüyle mucizevi. Her ilişkiyle kendimize dair bir mühürlü kapıyı daha açtığımız ve ancak açtığımız anda içimizdeki o kilitli odayı farkettiğimiz, bitimsiz bir döngü. Bir gün, bilmemiz gereken her şeyi yaşadığımıza kanaat getirirsek, bir döngünün daha kendi üzerine kapandığını hissederiz. O ezel ebed hayat, küçülmüş bir elbise gibi kalır üzerimizde. Sığışamadıklarımızdan taşarız.  O andan sonrası uzatmalardır, o ki ânın hakkını vermekten aciz kalırız.

Bu ülkede an, katmandır. Yaşananın adını koymayı, kabullenmeyi, halleşmeyi engelleyen bir katman. Tarih, inkâr kremasıyla sıvanmış ve sonsuza kadar yükselen tabakalarıyla mide bulandıran orantısız bir pasta.

Yüzyılın katliamları üst üste binmişti. Varlığı inkâr edilen ya da akla ziyan, hicap verici gerekçelerle meşru kılınmaya çalışılan soykırım, sonraki her sistematik yıkımı buyur ediyordu. Nasıl olsa fail, hep o belirsiz, soyut “karanlık eller”di. Nasıl olsa adalet, hükümsüzdü.

Savaş mağduru çocuklara hayat vermek ve Kobanê’nin yeniden inşa çalışmalarına katılmak üzere gittikleri Suruç’ta, 20 Temmuz günü, nefret adanmışlığı içinde kendini patlatan canlı bombanın intihar saldırısıyla hayatını kaybeden 33 gencin mücadelesi, bu yüzden sahip çıkılası ya. Sonrasında ateşlenen çatışmalara inat, orada neyin tehlikeli göründüğü üzerinden devam edilmeli ya. Çünkü patlamada ağır yaralanan Vatan Budak, tedavi gördüğü Urfa’da, 16 günlük yaşam mücadelesi sonrasında yaşamını yitirdiğinde,  şöyle seslenesiniz gelir: Kimi öldüreceğinizi gülüşünden seçersiniz. Siz öldürdükçe, bir yenimizin gülmesi bundan. Selam olsun, güzel gözlü ölüler vatanından...

4 Ağustos’ta, bu ölüm topraklarında Turgut Uyar’ın doğum yıldönümü vardı.  Seslenişi, devletin yok etme tercihini ve şairin ölümün orta yerine hayatın gonca gülünü açtırışının ifadesiydi.

gülü değil ölüyü gözlüyorlar 
ölümle gül kardeştir çünkü bizim şiirimizde 
biri öbürüne kan verir  

Kan bitmeyecekti ama. Ne bedel diye akıtılan kan, ne de ihanetin, aldatmanın zehri niyetine boşalan kan... Çünkü bu topraklarda büyümenin adı çokluk riyaydı. Bu yüzden en çok çocuklar ve o çocukluğa sahip çıkan deli ruhlar hırpalandı. 

el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar

Sonrası bildik hikâyeydi işte. Beraber çıkılan yolda her bir kavşak sadakat sınavıydı da, eski yoldaşlar, birbirinin yeni satıcısı olarak sapır sapır dökülürdü vicdan sorularında. Çünkü hayatın asıl dayattığı sorular, din ve ahlak bilgisi dersinin müfredatına sığmazdı. Çünkü hayat, okullardan kurtarılan kadardı. Ve artık paylaşılamayan o yara, biteviye kanamaya mahkûmdu. O ki bir kez kabuğu sıyrılmıştı. Hiçbir kuruluğa varmazdı. Artık ordan hep usu usul bir cerahat akacaktı. 

söylenir ve yarım kalır
bütün aşklar yeryüzünde
bir kaktüs bol sudan nasıl 
nasıl çürürse öyle

Havayı yalanlarımızdan fazla kirleten mi var? İnanmadan bol keseden sarfedip topluiğneyle delinen balon misali, sönüp pörsüyen repliklerimizden alâ artık madde mi var dünyada?  İfradın tatminsizliğinde boğulurken, bir ideal uğruna hayat ve ölüm şekillendirenleri anlamak mümkün mü? Mümkün olmadığı içindir ki, Rojava’da IŞİD’le savaşırken hayatını kaybeden 13 HPG, YPG ve YPJ’li gerillanın cenazesi, tam 10 gün boyunca Habur Sınır Kapısı'nda bekletildi. Ailelere, yoldaşlara, sevenlere kaybın acısı yanında, deliliğin sınırları tattırıldı. Oysa bu insanlar, zaten asit kuyularına atılan, ıssız orman içlerine, su yataklarına gömülen, hafsalanın alamayacağı aşağılanma ve işkencelere maruz kalan sevdiklerinin cenazesini bulamadan, kemiklerine kavuşamadan kalakalmanın acısıyla hemhaldi. Tam da bu geçmişin yüzü suyu hürmetine, hepsi de kitlesel cenaze törenleriyle defnedildi.

üstüme sinmişliğin var
işe yaramaz şeylerin güzelleştirdiği dünyada
sen bakma ey, mutlaka seslenmeliyim
aşka hiç benzemeyen o yalnızlıktan

birisinin birşeylerin olduğunu bilmek var, dünyada
sakın kapanma, dur, ey şuramdaki beni boşaltan delik
ey büyüyen bir şey sakın durma, dünyada

üstüme sinmişliğin var

Sonra o şükran ânı gelir. Birbirinden güç almanın, acı ve öfkeyi, ortak ekmek gibi ısırıp paylaşmanın. Birlikte yaşananların büyüsüyle her zerrede birbirine karışmanın, birbirinde var oldukça bağımsızlaşmanın minneti gelir. Çünkü bazen koku gibi sinersin bir başkasına. Ve varlığını çoğaltırsın aşkla. O andan itibaren, sen sadece kendin değilsindir artık, uzanırsın taa mağmadan samanyoluna.

sondur bu akşamlar, geceler diriltir beni
bir kuşun sesinde

sen nerdesin hepimiz nerdeyiz
güneş oyalıyor ikindiyi 

bir kuş sesinde

kuşla mukayyet değiliz.

Aklımıza mukayyet değiliz. Züldür bazen yaşamak. Sıfırdan var etmek için umudu, mecbur birbirine sığınırsın. Çekirdek ailelerin hükmünün kalmadığı bir dönemde, sen dayanıştıklarından kendi komününü oluşturursun. Artık bir endişe, bir korkudur gecenin sabaha aktığı o savunmasız saatler... İlk kuşun sesiyle korkulu bir rüyadan zıplayarak uyandığında elin telefona gider. Oradalar mı? Henüz, daha, hâlâ…

Gün başlar, kendine ve biribirine mukayyet olma sözüyle devam edersin. Güvercinler, martılar ve kargalar gülümser sana. 


Etiketler: kültür sanat
Nefret