30/11/2014 | Yazar: Rosida Koyuncu

‘Yan hücremde ölecek bir adamın kapısı kapatılıyor’ diye başladı sohbet... Evet 68 gün açlık grevindeyken senin kapını kapatıyorlar...

Rosida Koyuncu | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Rosida Koyuncu
Dün, beş sene aradan sonra kaybettiğim bir arkadaşımı buldum, kaybolan kirli bir kentin sokaklarında. O da her Kürt genci gibi dört duvar arasına atılmış. Hapisten dört sene sonra çıkınca buluştuk. Eski anılarımızı demledik. Radyoya konuk ettik.
 
İçeriyi konuştuk. Daha sonra insanlarla yığın kalabalığın olduğu İstiklal’de yürüdük. İnsan yığılı kalabalığın içinde yürürken etrafta yığılı soğuk beton binalar ile insanların yüzlerinin farksız olmadığını hissettim. Bu koca kentte kaybolmuş ve kaybolan geçmişimin peşine düşmediğimi hissettim. Kaybolan çocukluk hayallerim ve yakılan köyümüzün hissettirdikleri… Beş yaşındayken gözlerimin gördüğü küçük köyümüze gelen askerler ve yakılan evimizin karşısında durup ağlayan çaresiz annemdi. Bu anı unutamazdım. Unutmak kendime ihanet etmektir deyip yürüdüm.
 
Niyetim kaybolan insanlığı bulmaya çalışan yiğit Mezrabotan’ın çocuklarının kokusu almaktı. Bir an kendimi kirli bir kentin sokaklarında beni adeta bir gizemin taşıdığı, tanımadığım her tarafı afişlerle süslenmiş bir bina içinde buldum. Oradan ayrılmak istesem de ayrılamıyordum adeta biri sanki beni oraya zincirlemiş gibi…
 
Bir an kendimi Zap suyunun kenarında buldum. Zap suyunun kenarında ateş yakmış melekler gördüm. Cinsiyetsiz melekler. Ateş üzerinde kaynamış çay içip evrene dair sohbetler ve özgürlük halaylarının içinde buldum kendimi. Ölmeden cennete mi geldim tanrım dedim kendime…
 
Bir an kendimi yine kirli kentin sorgu odalarında buldum. Bağırıp çağıran, “Kimsin nesin?” diye başlayan ve kendim olmamdan kaçmamı isteyen melek yüzlü şeytanlar. Kendime ihanet etmem için içimi yakacak damlalar döktüler kalbimin ve zihnimin üstüne. Sonra ağzıma şeker tadında bir şey tıktılar ağzıma… Uyuttular beni… Uyanıp kalkınca kendimi dört duvar, buz gibi soğuk ve demirler ortasında bir kafeste tıkılmış buldum… Başım ağrıyor bedenim kanıyordu. Yaralarımdan tuz akıyormuşçasına acıyı hissedip hıçkıra hıçkıra ağlayıp artık haykırmaya başladım. Ben neredeyim? Ben neden buradayım, diye… Birden demir kapı açılıp içeriye giren dev kalıplı bir zebani… Daha sonra büyük duvar ve tellerin olduğu bir avluda yalnız ve unutulmuş hissedip, ağlarken melekler bana yardım etsin diye dua ettim. Sesimi duyan melekler gelip yaralarımı iyileştirdiler betona uzanmış olan bedenime, “Kalk ayağa ölmedin sen. Kalk tükür ihanetin yüzüne. Tükür zebanilere tükür ki bir daha öğrensinler İştar’ın çocuklarının yenilemezliğini…” dediler.
 
Yalnızca bedenleri tutsak olanların sesi olmak için bir cumartesi akşamı radyo programından çıkarken sen sohbetimize konuk oldun. 2012 Kasımı’ndan sonra ölümden galip çıkarken ve tekli bir hücrede ne yaptığını bilmeden seni sohbetimize çağırdık Ali Haydarla…
 
“Yan hücremde ölecek bir adamın kapısı kapatılıyor” diye başladı sohbet... Evet 68 gün açlık grevindeyken senin kapını kapatıyorlar... Yan hücrende küçük bir çocuk ise yalnızca seni camdan gözlemleyebiliyordu. Ellinci günden sonra sen ölümü yaşamdan daha fazla hissederken o çocuk da ölmeyi en az senin kadar hissediyordu. Bazen tekli hücresinde sesi sana gelmesin diye tuvalete girip ağlıyordu. Hem de haykırarak ağlıyordu. Çocuk bir gün sabah tekli hücrenin penceresinden sana günaydın derken sen çocuğa “saçlarının ortası bir tren rayı gibi yok” diyordun. Sen bir an zebani gördüm derken pencereye yaklaştığında o çocuk yan hücrenden olan Roni… Günaydın demeden Roni… Bu ne saç diye sormadan… Roni bu bir eylemdir. Eski bir İrlanda eylemi… Tamam, biliyorum da neden? Roni ise cevap olarak, “Ölecek olan bir adamın üstüne kapı kapatılıyor.”
 
Belki bir kaç saniye sonra ölecek olan bir adamın üzerine kapıyı kapattıkları için ben zebanilere de “Bu bir eylemdir” dedim. Birazdan zebaniler gelirse ben saçlarımı onlara göstereceğim ve “Bu bir eylemdir gülmeyin korkun benden” diyeceğim… Ölmeden avluya çıkmanı ve beraber oyun oynamanı istiyormuş… Tek korkusu sen ölürsen onun orda yalnız kalacağıymış… Sen de Roni beni hissediyorsun ben ölebilirim ama ölümden korkmuyorum. “Ölüm benden korksun sende ölümden korkma” deyip hayata ve sevgiye dair iki mektup yazmıştın. Roni ben ölürsem bu mektupları sahiplerine yetiştir…
 
Bir mektup, “Sevgili Halime’ye” diye başlayan… HALİMEM… Sana çok acı çektirdim. Senden çok uzaklarda kaldım sen de benden... Ben senin sen de benim öldüğümü biliyordun... Fakat bir gün görüş kabinimde yıllar sonra seni ve altı yaşından sonra hiç görmediğim 24 yaşına gelmiş Ercan’ım parçamı ve kucağınızda bir çocuk… Nisacan torunummuş meğer… Gözlerim ilk defa bu kadar doldu… Bir yanım yanarken bir yanım kıpır kıpır ve yaşamı hissediyordum. Geçmişten ve gelecekten konuştuk… Sonra bir gün hücremin mazgalından bir kağıt bembeyaz bir kağıt verildi bana. Kağıda göz atıp okudum. Ben mektup beklerken senden bir dava: “Boşanma davası.” Sadece dondum ve sustum… Çünkü ne diyebilirdim ki?
 
Bir daha ne Halime’yi ne de Ercan’ı ve nisayı uzun süre göremedin ta ki Roni çıkıp Nisacan’ı ve Ercan’ı sana getirene kadar...
 
Diğer bir mektup ise Pirlerin piri Kemal Pir’e diye yazılmış
 
Sen ellinci güne yaklaştığında gözlerin kapandı ama ölmedin pirim sadece gözlerine karanlık indi ve gözlerini kaybettin…
 
Roni saçını “biçimsiz ve şekilsiz bir şekilde örgütün amaçları doğrultusunda kesmiş” diye disiplin soruşturması açılmış daha sonra bir ay boyunca ailesi ile telefonla konuşamamış demiştin...
 
12 Kasım gelmiş büyük filozof amacınıza ulaştınız deyince açlık grevi sonlandırılmıştı. Roni saçını çoktan kesmiş… Sen kendini toparlamış… Kapıların dört saat açıldığı zaman “Roni’yle top oynuyor, güreş yapıyor ve ip atlıyoruz” demişsin. Ketılın içinde menemen yapıp beraber yiyor ve film izliyormuşsunuz… Roni artık ölmeyeceğini anlayınca çocukluğuna dönmüş, senle kavga edip küsünce kapısını kapatıp senin onun odasına girmene izin vermiyormuş. Kapıyı kendi üzerine kilitliyormuş ama bir kaç saat sonra senin odanın penceresinde kafası görünüyor ve senle sohbet etmek istiyormuş… Roni tahliye olunca bedeninin bir yanının senin hücrende kaldığını yazmış ve oğlun Ercan ile konuşup Nisa’yla beraber zindana gelmiş. O sana dokunup sarılmadıysa da Nisa sarılınca o sarıldığını hissedermiş. İçeriye geri kimse dönmek istemez ama Roni seni özlediğini ve yanına gelmek istediğini yazmış… 

Etiketler:
Nefret