24/10/2014 | Yazar: Karin Karakaşlı

Zamanın ruhunu inkâr etmek kendine yalan söylemektir. Ve insanın hakikati, kendi olmak istediğidir.

Karin Karakaşlı | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Karin Karakaşlı
En tutucu yapıların bile çağın gereklerine göre kendilerini yenileme ihtiyacını hissetmeleri başlı başına bir adım. Akıbeti bu yoldaki samimiyet ve cesaret belirleyecek çünkü zamanın ruhunu inkâr etmek kendine yalan söylemektir. Ve insanın hakikati, kendi olmak istediğidir.
 
Zamanın ruhu, kıymetli bir kavram. Toplumların yerel özelliklerinden, farklılıklarından bağımsız olarak insanlığın belli bir zaman dilimini paylaşmasından kaynaklanan ortak bir algı dünyası gerçekten de var. Dolayısıyla zamanın ruhu en geleneksel kurumları bile değişime hatta dönüşüme zorlayabiliyor. Yakın dönemde bunun en belirgin örneklerinden biri Katolik Kilisesi’nin evlilik, boşanma, kürtaj ve eşcinsel birlikteliklerle ilgili raporunda görüldü.
 
Katolik Kilisesi tarihinde 3. kez düzenlenen ‘Olağanüstü Piskoposlar Sinodu’nun, bir haftalık çalışmanın ardından yayınladığı ara raporda  ‘eşcinselleri kucaklamak’ başlığı özellikle dikkat çekiyordu. Ara raporda şu önemli sorular yer alıyordu: “Eşcinsellerin Hıristiyan cemaatine sunabilecekleri yetenekleri ve özellikleri var. Biz bu insanları kucaklayabilecek miyiz, onlara cemaatlerimizde kardeşçe bir yer verebilecek miyiz? Onlar çoğunlukla kendilerini kucaklayan bir ev gibi bir Kilise bulmayı umuyorlar. Cemaatlerimiz bunu sağlayabilecek, aile ve evlilik konusundaki Katolik doktrininden taviz vermeden onların cinsel yönelimini kabul edip değer verebilecek kapasitede mi?”
 
Bu sorular, modern günlük hayatın bütün resmi kurumlara olduğu gibi Kilise’ye de dayattığı konu başlıkları. Zamanın ruhu, geleneksel muhafazakâr kalıplarla yetinmenin Semavi dinlerin kapsayıcılığı açısından doğru ve yeterli olamayacağını gösteriyor.
 
Gel gör ki değişikliklere direnç gösteren, kendi mutlak değerlerini korumayı öncelik bilen Kilise açısından ‘açılım’ yapmak o kadar da kolay değil. Nitekim nihai değerlendirme raporunda fikir ayrılığının sürdüğü görüldü. Eşcinseller ve boşanıp yeniden evlenenlerin Kilise’ye yeniden dönüşüyle ilgili maddeler, yüksek kabul oyu almasına karşın, 3’te 2 çoğunluk sağlanamadığı için kabul edilmedi. Raporda sadece erkekler ve kadınların saygı ve duyarlılıkla eşcinsel eğilimleri kabul etmeleri gerektiği ifade edildi. Evliliğin Tanrı’nın belirttiği haliyle bir kadın ve bir erkek arasında olacağı çizgisinden geri adım atılmazken eşcinsellere kucak açılması üzerinde duruldu.
 
Esas belirleyici olan Sinod’un bir yıl sonra yapacağı toplantılar olacak. O zamana kadar da besbelli Kilise’nin inançlı eşcinsellerin de aidiyet hissedebileceği bir ufka kavuşması için mücadele ve tartışmalar sürecek. Zira ‘kabul etmek’ ve ‘kucaklamak’ eşit bir ilişkiyi değil üstten bir ‘hoşgörü’yü ifade ediyor ve bu haliyle halen çok sorunlu.
 
Sinodla aynı günlerde  Patrikhane Dinler Arası Diyalog Sorumlusu Sahak Episkopos Maşalyan da Hong Kong Üniversitesi’nde  ‘Cinsiyet Oluşumunda İnancın Etkisi: Ortodoks Kilisesi Bakış Açısı’ başlıklı sunumunu yapıyordu. Maşalyan Doğu Ortodoks Kilisesi’nin kendine has muhafazakâr yapısını vurgulamakla birlikte cinsel ahlak ve günahların cinsiyetçi algılanışı konularında ufuk açıcı saptamalarda bulundu.
 
Batıdaki bazı Protestan kiliselerinin ‘kutsal yazılardan ve gelenekten ödün vererek yeni bir dinsel yaklaşım oluşturduğunu, lezbiyen ve gey evliliklerinin onaylanıp dini nikah kıyılması gibi konularda yeni bir din olma niteliğinde adımlar atılmaya başlandığı’nı belirten Maşalyan, özellikle Ortodoks kiliseleri olmak üzere Hristiyanlığın ezici çoğunluğu tarafından bu yeni dinin kabul görmediğini savundu.
 
Buna karşın Maşalyan’ın cinsel günahların tanımı ve cinsiyetçi boyutuna dair söyledikleri hayli ilerici. “Doğuyu esir almış onca adaletsizlik, haksızlık, zulüm, kıyım, cehalet, yoksulluk ve eşitsizlik çığ gibi çoğalırken, dinsel enerjinin ve dikkatin özellikle ve en temelde cinsellik üstüne yoğunlaşması ruhsal bir yanılgıdır” diyen Maşalyan şöyle devam etti: “Üstelik cinsel günahların doğuda algılanışı oldukça cinsiyetçidir. ‘Namus’un taşıyıcısı kadındır. Evlenmeden önce kadından bakirelik beklenir, erkekten değil. Bu kesinlikle dinden kaynaklanan bir tavır değildir. Günahın cinsiyeti de yoktur.”
 
Namus ve günah kavramları son derece tartışmalı. Maşalyan, LGBT sorunlarının hukuki açıdan bir insan hakkı sorunu olarak savunulması ve saldırıya, aşağılama ve nefret suçlarına karşı korunması gerektiğini belirtirken, ideolojik  olarak ‘LGBT ve feminist lobilerin felsefesi ve ideolojisine boyun eğmek zorunda olunmadığı’ kanaatinde.

Elbette benim açımdan Ermenilik bağlamında da olduğu üzere lobi sözünden rahatsız olmamak mümkün değil. Keza hayatları uğruna kimlikleri ve varlıkları için mücadele veren LGBTlerin kendi talep ve beklentilerinin esas alınması gerekir. Ama en tutucu yapıların bile çağın gereklerine göre kendilerini yenileme ihtiyacını hissetmeleri başlı başına bir adım. Akıbeti bu yoldaki samimiyet ve cesaret belirleyecek çünkü zamanın ruhunu inkâr etmek kendine yalan söylemektir. Ve insanın hakikati, kendi olmak istediğidir. (Agos)


Etiketler:
Nefret