02/04/2020 | Yazar: Defne Güzel

“HIV alanında önceleri bir vesayet söz konusuydu. Asıl aktörler, yani HIV ile yaşayanlar, HIV’in özneleri görünür değildiler. Zamanla hekimlerin vesayetinden çıkıp politik öznelerin meselesi haline geldi HIV.”

AIDS’li İğne: Hak savunuculuğu büyüktür HIV’den / Muhtar Çokar Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

AIDS’li İğne yazı dizimizde bugünkü konuğumuz Muhtar Çokar. Türkiye’deki HIV aktivizminin öncü isimlerinden Çokar, hekimliği ile hak savunuculuğu birleştiren birisi. Yirmi beş yıldan beri İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı’nda (İKGV) çalışıyor.

Çokar ile Türkiye’deki HIV aktivizminin tarihini, aktivizmdeki evreleri, İKGV çatısı altında başlayan Kadın Kapısı’nı, HIV hareketindeki politik değişimleri ve muhafazakarlaşmayı konuştuk.

İlk evre: Medya ve hekim vesayeti

HIV meselesine dair yirmi beş yılı aşkın bir deneyiminiz var. Bu deneyim perspektifiyle HIV’i bazı tarihsel evrelere ayırıyorsunuz. Bu evrelerden bahsedebilir misiniz?

İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı’nda yirmi beş yıldan beri çalışıyorum. Bu evrelendirme bir sivil toplum çalışanı ve hekim olarak alandaki gözlemlerimin ve deneyimimin bir sonucu. Tabi ki başka perspektiflerden bambaşka tarihsel sınıflamalar da yapılabilir. Örneğin HIV ile yaşayan bir kişi süreci muhtemelen çok farklı değerlendirecektir ve tüm süreci bir damgalama, ayrımcılık ve hizmetlere ulaşım savaşı tarihi olarak görecektir. Türkiye’nin otuz beş yıllık HIV geçmişinin yirmi beş yılında ülkenin HIV’e verdiği yanıtın bir bölümüne tanıklık ettim. HIV konusunda önleme ve savunuculuk alanlarında çalışırken alandaki değerlerin zaman içinde değiştiğine şahit oldum ve bu değişim bazen değerler sisteminin tümüyle başka bir değerler sistemine evrilmesiyle ya da dönüşmesiyle gerçekleşti. Benim HIV’e verilen yanıtı evrelere ayırmamın çıkış noktası bu dönüşüme tanıklık etmiş olmam. Tabi ki bu bir tarih ya da bilimsel bir çalışma değil, bir sivil toplum çalışanının gözlemleri. O yüzden toleransla bakılması gerektiğini düşünüyorum. Yanlış ve düzeltilmesi gereken yanları mutlaka vardır.

aids-li-igne-hak-savunuculugu-buyuktur-hiv-den-muhtar-cokar-1

1981 dünyada ilk vakaların saptandığı yıl. 1985’e dek Türkiye’de HIV vakası yok. Bu aralık, evreler öncesi bir dönem. Bu dönemde HIV enfeksiyonu yavaş yavaş Türkiye’nin gündemine giriyor. HIV enfeksiyonu diğer ülkelerdeki ve özellikle ABD’deki vakalar sayesinde tanınmaya başlıyor. HIV’e eşlik edecek ayrımcılık tohumları da HIV’in bir eşcinsel hastalığı olduğunun yayılmasıyla bu dönemde atılıyor.

İlk evre olarak kabul edebileceğimiz dönemin 1985 yılında Türkiye’de saptanan iki HIV vakasıyla başladığını ileri sürmek mümkün. Bu evre başlıca aktörlerinin medya ve hekimlerin olduğu bir vesayet dönemi. HIV’in özneleri diyebileceğimiz HIV’le yaşayanlar ön planda değiller. Bu evrede medyadaki ayrımcılık çok yoğun ve HIV’in bir eşcinsel hastalığı olduğu yönünde önyargı hemen her haberde ön plana çıkartılmış durumda. Hekimler ise tedavi sundukları için bir anlamda zorunlu olarak ön plandalar. Bu evrede ben bir hekim olarak ayrımcılık yapan kısımda yer alıyordum. Hepimizde bir korku ve bilgi eksikliği hakimdi. Türkiye’de HIV salgınının çok başlangıcında olmamıza karşın işin sansasyonel yönüyle daha çok ilgilendik, salgını önlemeye daha az çaba gösterdik.

aids-li-igne-hak-savunuculugu-buyuktur-hiv-den-muhtar-cokar-2

LGBTİ+’lar HIV ile yaşayan nüfusun içinde bir azınlık durumunda olsalar bile HIV enfeksiyonunun bir eşcinsel hastalığı olduğu vurgusu hakimdi. Bu vurgu LGBTİ+ hareketinin önleme çalışmalarına temkinli yaklaşmasına yol açarak bir ölçüde bireylerin tanı ve tedavi olanaklarına ulaşmasını da engellemiş oldu. HIV’le yaşayanlar kendi haklarında söz sahibi değildiler, sağlık hizmetlerine ulaşmakta ise büyük engellerle karşılaşıyorlardı. HIV enfeksiyonuna özel tedavi çok pahalıydı. İnsanların yan etkileri çok olan ilaçları çok sayıda almaları gerekiyordu ve zamanımızın ilaçlarından çok daha fazla yan etkileri vardı. HIV tedavisi sosyal güvence kapsamına dahil olabilse bile resmi kuruluşlarda bir direnç söz konusuydu. HIV ile yaşayanların diğer hastalıklarının tedavisi ise tam bir sorun alanı halindeydi. Genellikle klinikler HIV ile yaşayanlara hizmet sunmaktan kaçınıyorlardı. Sıradan bir hastalık için ameliyat olacak yer bulmak, doğum yaptırmak, diş tedavisi olmak tam bir sorundu. Tedavilerdeki gecikmelerin ölümler dahil çok ciddi sonuçlarına tanık oluyorduk.

Bu evre Sağlık Bakanlığı’nın ilk önlemleri aldığı evredir aynı zamanda. Ameliyat öncesi zorunlu testler, kan kontrolleri, tek kullanımlık enjektörler bu evrede gündeme geldi. Geriye dönüp bakıldığında bu evrenin bir fırsatlar evresi olduğunu ancak iyi kullanılmadığını söylemek mümkün. Bizim gibi hastalığın artış hızının az olduğu yani salgının düşük seyirli olduğu toplumlarda bu evredeki önleme çalışmaları çok önemli. Özellikler de anahtar grup (key groups) adını verdiğimiz grupların HIV yönünden güvenli davranış sergilemeleri de önemli. Bu grupların davranışlarının sürveyans adı verdiğimiz bilimsel araştırma yöntemleriyle izlenmesi gerekiyor ve önleme için ne yapılması gerektiğine karar verilmesi gerekiyor. Örneğin damar içi madde bağımlıları enjektör değiştiriyor ve ayrımcılığa uğruyorlarsa enjektör değişim programlarının başlatılması, ayrımcılıkla mücadele edilmesi ve bu insanların sağlık hizmetlerine kabulü gerekiyor. Güvenli cinsel davranış açısından da bu tür çalışmaların farklı gruplara yönelik uygulanması ve grupların desteklenmesi çok önemli.    

İkinci evre: Toplumsal yanıt

İkinci evre ne zaman ve nasıl başladı?

1991 yılında ise ikinci evre başladı. Bu evreye “toplumsal yanıt” diyorum. Bu evrede sivil toplum kuruluşlarının önemli aktörlerden biri haline gelmesi ve benim de bu kanaldan alana dahil olmam tanımlamamda belirleyici oldu sanırım. İkinci evre alanın sivilleşmesi olarak da tanımlanabilir bir ölçüde. Yani medya ve sağlığın öncülüğünün, sivil toplum kuruluşlarınca yer değiştirmesi. Birinci evrede alanda etkin olan sivil toplum kuruluşları daha çok üreme sağlığı alanında çalıştıklarını ifade eden sivil toplum kuruluşlarıydı. Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonların, üreme sağlığı alanının önemli bir parçası olduğunu kabul etseler de HIV en öncelikli gündem maddeleri değildi. HIV ile yaşayanların hizmetlere ulaşımı, anahtar gruplarla çalışma, ayrımcılıkla mücadele benzeri en temel çalışmalar bile söz konusu değildi. İkinci evrenin belirgin özelliklerinden biri bu dönemdeki HIV’e özel yönelimleri olan sivil toplum kuruluşları oldu. AIDS’le Mücadele Derneği’nin (AMD) 1991 yılında İzmir’de, AIDS’le Savaşım Derneği’nin (ASD) 1992 yılında İstanbul’da kurulduğunu biliyoruz. Bu kuruluşlar doğrudan HIV enfeksiyonuna yönelik çalışan sivil toplum kuruluşlarıydı. İki dernek birbirinden işleyiş ve yapı bakımından çok farklı olsalar da her ikisinin de başkanları Sağlık Bakanlığı üzerinde çok etkileri olan akademisyenlerdi. Özellikle ASD tüm hekimlerin üye olmaya çalıştığı prestijli bir dernekti. Türkiye genelinde on yedi şubesi vardı. Bu dernekler hem önleme hem de HIV ile yaşayanların hizmetlere ulaşımı için çalışıyorlardı. HIV ile yaşayanlar seslerini büyük ölçüde bu STK’lar tarafından duyuruyordu ve savunuculuk bu STK’lar üzerinden yürüyordu. İzmir’de kurulan AIDS ve Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıklar Derneği ve Hacettepe Üniversitesi bünyesindeki Hacettepe Üniversitesi AIDS Tedavi ve Araştırma Merkezi (HATAM) bu dönemde etkili STK’lar arasındaydı. Önleme alanındaki ilk öncü çalışmalar da bu evrede başladı. Alandaki STK’ların gençlere ve toplum geneline yönelik önleme etkinlikleri, benim de bir çalışanı olduğum İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı’nın seks işçilerine yönelik çalışmaları bu evrede gerçekleşti. Çalışmalar büyük ölçüde uluslararası fonlar kullanılarak yürütülüyordu. İlk evrede daha çok üreme sağlığı alanında etkin olan ABD’nin yardım kuruluşu USAID yerine ikinci evrede Birleşmiş Milletlerin bir birimi olan UNAIDS’i, Avrupa Birliği’ni (AB) ve daha sonra da The Global Fund’ı destek kuruluşları olarak tanıdık. Ulusal AIDS Komisyonu’da Türkiye Aile Planlaması Derneği’nin öncülüğünde AB fonu aracılığıyla kuruldu. Komisyon bir dönem kamu ve sivil alan arasında iletişimi gerçekleştiren, Türkiye’nin HIV’e verdiği yanıtı planlayan önemli bir kuruluş olarak işlev gördü. Bir önceki evredeki salgının kısa sürede yaygınlaşacağı inancı bu evrede de hakim olmasına karşın salgının hızı her ne kadar sayılar artmaya başlamış olsa da bu devrede de düşük kaldı. İkinci evrenin olumlu gelişmelerinden biri anahtar gruplarla çalışmalara önem verilmesidir. Her ne kadar günümüzde bile HIV’e özel gelişmiş bir salgın izleme mekanizması, yani sürveyans sistemi oluşturulmamış olsa da anahtar grupların önemi ikinci evrede kavranmış oldu. Şimdi anahtar grup diyoruz ama o dönem riskli grup diyorduk, sonra fark ettik ki grup riskli değil risk altında ve savunmasız grup demeye başladık. HIV’in yayılmasında önemli etkenlerden biri olan çok partner değiştiren ancak güvenli cinsel davranışta da bulunmayan gruplar yani anahtar gruplar önem kazandı. Bu gruplara yönelik ayrımcılığın önlenmesi, bireylerinin önleme, tanı ve tedavi olanaklarına ulaşımını destekleyen programlara öncelik verildi. İlk test merkezleri de bu dönem kuruldu. Büyük ölçüde Avrupa Birliği ve The Global Fund tarafından sağlanan destek 2008 yılına gelindiğinde sonlandı. Bu tarihten sonra salgın hız kazanmaya başlamış olsa da Ulusal AIDS Komisyonu toplanmadı, Sağlık Bakanlığı’nın öncelikleri arasında HIV alt basamaklara düşmeye başladı, STK’lar etkinliklerini kaybettiler ve toplumdaki ilgi de azalmaya başladı.

aids-li-igne-hak-savunuculugu-buyuktur-hiv-den-muhtar-cokar-3

Üçüncü evre: Günümüz

İçinde bulunduğumuzu daha önce söylediğiniz üçüncü evreyi nasıl tarifliyorsunuz?

İçinde bulunduğumuz üçüncü evre yani 2008 sonrası bir duyarsızlaşma dönemi olarak izlenebilir. Sayılar yükselirken kimsenin aldırmadığı bir dönem bu. Bu evrede artık pozitif gruplar sahaya çıkmaya başladı. Bazılarının kuruluş tarihleri ilk evrenin sonunda olsa da Pozitif Yaşam, PODER, Pozitif-iz gibi dernekler bu dönemde etkin olmaya başladı. HIV ile yaşayanlar etkin özneler olarak HIV’e verilen yanıtta yer almaya başladılar. HIV ile yaşayanlar aracısız seslerini duyurmaya başladılar. Hekim ağırlıklı vasi dernekler bu dönemde kapandı. Kilit gruplarla olan çalışmalar azaldı. Önemli ve olumlu bir gelişme olarak yeni evrede yeni aktörler HIV’e yanıtta aktif rol almaya başladı. Her ne kadar daha önceki devirlerde örtük de olsa zaman zaman önleme etkinliklerine yer açan LGBTİ+ örgütleri HIV’i açık olarak sorunsallarının bir parçası haline getirmeye başladılar. Bu çok olumlu bir şey. Kaos GL bu doğrultuda öncü bir kuruluş. Yine bu dönemde seks işçilerinin de HIV’in önlenmesini dert edinen örgütleri oldu. Günümüzde tanı alan sayısı giderek artıyor, salgın hız almaya başladı ve buna rağmen Sağlık Bakanlığı öncelik sıralamasında HIV’e hala alt sıralarda yer veriyor, toplumun ilgisi azalmış durumda, önleme çalışmaları istenen düzeyde değil, anahtar gruplar ihmal edilmiş durumda. Yani iş ciddileşti ancak ilgilenmiyoruz. Yine de eskiyle karşılaştırıldığında HIV ile yaşayanlar tedavi hizmetlerine daha yaygın ve kolay erişiyorlar, Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanmış tedavi protokolleri mevcut, ilaca erişim eskisine kıyasla çok yaygın ve kolay, anonim test merkezleri önemseniyor ve sayılarının çoğaltılması isteniyor. Tabi bir de yaşamın kendisindeki dönüşümlerin etkisi söz konusu. Örneğin seks işçilerinin çalışma koşulları değişti. Partner değişimini kolaylaştıran teknolojik gelişmeler önleme çalışmalarındaki geleneksel yöntemleri geçersizleştirmeye başladı. Bu gelişmeler değerler sistemimizi de etkiliyor ve resmin bütününü yeniden değerlendirmemizin gerekliliğini bize hatırlatıyor.

aids-li-igne-hak-savunuculugu-buyuktur-hiv-den-muhtar-cokar-4

Kadın Kapısı nasıl başladı?

Bahsettiğin kilit grup çalışmalarında Kadın Kapısı’na evrilen bir süreç var. Bu süreç nasıl gelişti ve senin motivasyonun bu süreçte nasıldı?

Kadın Kapısı 1994 yılında Kahire Nüfus Konferansı’ndan sonra başlattığımız bir çalışma oldu. Kahire Nüfus Konferansı bize üreme sağlığı alanında üremeden daha fazlasının olduğunu öğreten bir toplantı. 1996 yılında seks işçilerinin güvenli cinsel davranış kazanmalarını destekleyen programımızı başlattık. Anahtar gruplarla çalışılması gereken bir dönemdi bu ve bu gruplardan biri de seks işçileriydi. Biz o dönem hep aile planlaması projeleri kapsamında kadınlara ulaşıyorduk. Seks işçilerinin de HIV’in önemli bir sorun olması nedeniyle çalışmalarımıza kolayca destek vereceğini sanıyorduk ama ilk aşamada duvara tosladık. Seks işçileri için sağlıkları gündemlerinin ilk basamağındaki bir sorun değildi. Çoğu kayıtsız olarak güvensiz koşullarda çalışan seks işçileri kondom için pazarlık edecek durumda değillerdi. Damgalanma, dışlanma ve ayrımcılık had safhadaydı. Bizim eğitimlerimizi önemseyecek durumda değillerdi. Sonra bir şekilde iletişim kurduk, tanıştık. Seks işçilerinin önce sosyal hayatları desteklenmeliydi. Bu yüzden bir toplum merkezi kurduk. Burada sağlık çalışmalarının yanı sıra hukuki desteğe nasıl erişilebileceği, şiddetle nasıl başa çıkılabileceği konusunda seks işçilerini destekler çalışmalar yaptık. Kurduğumuz merkeze Kadın Kapısı adını verdik. Çok yer değiştirdik. Bir dönem Kadın Kapısı’nı mobil hale bile getirdik ve bir minibüs alarak Kadın Kapısı’nı sokakta çalışan seks işçilerine ulaştırdık.

Kadın Kapısı giderek gelişmeye başladı. Kendi gereksinimleri doğrultusunda kurumsallaşmasının gerekliliğine karar verdik arkadaşlarla ve Kadın Kapısı dernek kimliği kazandı. Çalışmalar yavaş yavaş sağlık alanından ve destek çalışmalarından hak savunuculuğuna evrilmeye başladı. Şimdi olduğu gibi trans kimliklere yönelik nefret, cinayetlere ulaşan boyuttaydı ve nefret cinayetlerinin önlenmesi başlı başına amaç haline geldi. Yine de çok uzun soluklu bir dernek hayatı olamadı. Kadın kapısı kadın ve trans seks işçilerine yönelik karma bir yapıda olsa da kadın seks işçileri giderek azınlıkta kalmaya başladılar ve katılımları giderek azaldı. Üçüncü evredeki gelişmeler nihayetinde bizi de etkiledi. Bu dönemde İKGV’nin de politikaları ve yönü değişti, başta mülteci akını olmak üzere yeni öncelikler devreye girdi. Bu arada seks işçiliği deneyimi de değişti. Seks işçiliği internet aracılığıyla yürütülen dijital bir nitelik kazanmaya başladı. Eskiden seks işçilerine somut mekanlarda ulaşmak mümkün olabiliyorken dijital ortamlar önem kazanmaya başladı. Yıllar sonra Kadın Kapısı’nın etkinliğini değerlendirdiğimizde ulaşabildiğimiz kilit gruplar arasında HIV yayılımının en az olduğu grubun Kadın Kapısı aracılığıyla ulaşılan seks işçileri olduğunu gördük. Bu çalışmalarımız seks işçileri tarafından gerçekleştirildi. Başarı tabi ki onların başarısıdır.  

“Çıkış noktamız siyasi değil sağlıktı”

HIV çalışmalarının yanı sıra, HIV meselesine olan politik yaklaşımın nasıl gelişti?

Vakıf olarak çıkış noktamız siyasi değil sağlıktı. Buna rağmen siyasi bir grubu yanımızda bulduk. Seks işçiliği her ne kadar özneleri çoğu zaman bilincinde olmasalar da politik bir alandır. Seks işçiliği bazı hallerde bir hayatta kalma stratejisidir, toplum da seks işçilerinin bu stratejisini bir karşı strateji ile karşılar. Seks işçileri kolaya kaçmakla, ahlaksızlıkla suçlanır ve bu durum politik bir mücadeleye dönüşür. Biz de toplumun ahlaki değerleri ile karşılaştık ilk zamanlar. Seks işçiliğini desteklemekle suçlandık. Oysa böyle bir derdimiz yoktu. Desteklediklerimiz seks işçileriydi. Ahlaki değerlere karşı koymak kolay ancak daha ciddi dertler var. Özellikle transların bir var oluş mücadelesi var. Süreç içinde transların dertleri bizim de dertlerimiz haline kaçınılmaz olarak geldi. Kadın Kapısı dönem dönem hak savunuculuğu yaptı. Hatta HIV’in önlenmesi zamanla programın küçük bir parçası haline geldi.

HIV’in politik yönü daha da zengin. Bunu en başından beri biliyoruz. Yine de HIV ile yaşayanlar homojen bir grup değil. Tedaviye ulaşım savunuculuğunda bir araya gelebiliyorlar fakat kendi içlerinde yekvücut değiller. Bu anlamda HIV meselesinde politik ortamı değerlendirmek pek de kolay değil. Çünkü özel yaşam da bir politika konusu, devletin insanlara nasıl ve ne şekilde müdahale ettiği de bir politika konusu. Ayrımcılık, işe alınmama, özel sigortaların HIV pozitiflere yarattığı sıkıntılar, kendi başına hepsi bir politika konusu. Bunları anlamak, değerlendirmek ve çözüme ulaştırmak gerekiyor.

“HIV alanında önceleri bir vesayet söz konusuydu”

Geçmişten günümüze HIV hareketinde ne gibi politik değişimler gözlemliyorsunuz? Muhafazakarlaşma HIV hareketine nasıl yansıdı?

HIV alanında önceleri bir vesayet söz konusuydu. Asıl aktörler, yani HIV ile yaşayanlar, HIV’in özneleri görünür değildiler. Zamanla hekimlerin vesayetinden çıkıp politik öznelerin meselesi haline geldi HIV. Bu önemli bir şey. Örgütlerin sayısı çok az. Pozitif örgütlerin, seks işçilerinin örgütlerinin sayılarının artması gerekir. Olumlu bir örnek olarak, LGBTİ+ örgütleri HIV hakkında çok daha rahat konuşabiliyorlar. Bu da çok önemli bence.

Muhafazakarlık ise hep vardı ama biçimi değişti. Mesela LGBTİ+’lara bakışta bir değişiklik yok. Seks işçilerine bakışta da bir değişiklik yok. Ayrıca işleri olumlu hale getirmek doğrultusunda bir politika da yok. Bu muhafazakarlaşma politik anlamda Ulusal AIDS Komisyonu’nun da sonunu getirdi. Anahtar gruplara yönelik çalışmalar son buldu. Muhafazakarlığın olumsuz etkilerini burada görebiliyoruz. Öte yandan bilimin ilerleyişi bir şekilde takip edildi ve geçmiş yıllara bakışla tanı almak, ilaca ulaşmak daha kolay hale geldi. Bu noktada Sağlık Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen olumlu çalışmaları da görebiliyoruz. Tedavi hizmetlerinin sunulmasını düzenleyen ve gerçekleştiren Sağlık Bakanlığı bu alandaki en önemli aktör. Tedavinin standartlaşması, tedavi hizmetlerinin yaygın ve ulaşabilir hale gelmesi, ilaca ulaşımın kolaylaşması, hatta dünyadaki gelişmelerin kısa sürede ülkemize yansıması Sağlık Bakanlığı tarafından gerçekleştirildi. Sağlık Bakanlığı 2019 yılında Türkiye HIV/AIDS Kontrol Programı’nı (2019-2024) yayınladı.

HIV ile yaşayanların uğradığı ayrımcılıkların önlenmesi için ne gibi çalışmalar yürütülmeli? HIV hareketi bahsettiğimiz muhafazakarlaşmaya rağmen ne gibi kazanımlar edindi?

Yirmi beş yıl evvel HIV ile yaşayan bir kişinin durumunu açıklaması felaket sayılıyordu, tesadüf eseri tanı almışsa ilaca erişiminde zorluklar oluyordu, eşlik eden sağlık sorunlarında sağlık kuruluşlarından dışlanıyorlardı, HIV enfeksiyonu ve AIDS zaten bir “eşcinsel hastalığıydı”, bu insanlar da toplumdan dışlanmalıydı. Şimdilerde sağlığa erişimin iyiye gittiğini düşünüyorum. HIV enfeksiyonu normalleşme yolunda. Bunda sağlık kuruluşlarının ve medyanın etkisi var. Sosyal medyada yapılabilecek çok şey var. Çünkü bu iş medyada başladı ve ayrımcılığın önlenmesi yine medyada mümkün olabilir.

Ayrıca dinamikler değişti. Seks işçileri eskiden yalnızca destekleniyordu. Şimdi örgütleniyorlar. Anonim test merkezleri açıldı ve tedaviye erişim arttı. HIV belki sağlık politikalarında bir öncelik olarak yer almıyor ama yine de tedavide etkinlik ve kapsayıcılık, salgının sınırlanması önemli bir kazanım oldu. Bu anlamda PrEP ve PEP’e yönelik politikaların gündeme gelmesi de oldukça önemli bir faktör.

Son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Ayrımcılığı saptamak ve teşhir etmek önemli. Bu ayrımcı davranışları teşhir etmek toplum sağlığının desteklenmesi adına önemli. Riskli davranışta bulunan ne kadar çok kişi test yaptırıp, tedavi hizmetlerine ayrımcılık yaşamadan, dışlanmadan ulaşırsa salgının önlenmesi de o ölçüde başarılı olacaktır.

aids-li-igne-hak-savunuculugu-buyuktur-hiv-den-muhtar-cokar-5


Etiketler: insan hakları, sağlık, sağlık hakkı
Nefret