04/09/2019 | Yazar: Kaos GL

Dedim bu son, son kolimi alıyorum, dinleneceğim. İşte mantiden biri geldi. Konuşması güzel. Oturmasını kalkmasını biliyor. “Hadi Arzu, yine şanslısın” dedim içimden.

Arzu’nun yaşamı Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Dedim bu son, son kolimi alıyorum, dinleneceğim. İşte mantiden biri geldi. Konuşması güzel. Oturmasını kalkmasını biliyor. “Hadi Arzu, yine şanslısın” dedim içimden.

Tuğçe Tüfeng’in 14. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda birincilik ödülü kazanan öyküsü:

Bu sabah ağzımda büyük bir tatsızlık hissiyle uyandım. Hava güneşliymiş… Normalde sevinirim. O bile kar etmedi. Sıcak bir duş alıp, ağzımdakini tüküreceğime kendime kahve yaptım. Acı tatları severim, biliyorsun. İnanmayacaksın ama burada oturmuş sana yazarken; oda beni içine hapsetmiş gibi… Kapısı da var, görüyorum da anla işte…

Bir hafta her şeyiyle mi zor olur? Kirayı denkleştirmem uzun sürdü. Enişten ortada yok. Dün tuhaf tuhaf tipler geldi. Ay hepsi mi aynı güne denk gelir! Bitmedi anne peş peşe… Bir tanesi uçmuş! Görmen lazım ama uçmuş! Atmış hapı gelmiş. Zaten sabahın 7’sinde arayan koliden hayır beklemeyeceksin. Neyse, onu gönderdim. Osman’ı aradım. Bir haftadır ortada yok! Bir şey yaptığı yok, annesine gitti. Annesiz yapamıyor ama faturaları yatırmam lazım. O da biliyor, faturalar birikti. Kapıcı desen, beni yalnız görmeye alıştı. E evde yalnızım, gelen gidene “pitbulum var,” diyorum. Bazısı inanıyor, o tamam da hepsi değil. Osman’ın gelmesi lazım. “Yeter!” dedim. “Ya bu hafta gelirsin ya da bu ilişki biter!” Bekliyorum, yarın gelecek inşallah. Hayır, yalnız kaldım. O da biliyor. E o zaman niye beraberiz? Doğru mu bacım?

Sonra saldır Allah saldır, kesilmedi o gün telefon. Dedim bu son, son kolimi alıyorum, dinleneceğim. İşte mantiden biri geldi. Konuşması güzel. Oturmasını kalkmasını biliyor. “Hadi Arzu, yine şanslısın” dedim içimden. Kolileştik, bitti. Sonra kolilenmek istedi. “Yapamam,” dedim. Gerçekten yapamam.

 Eh, iyi tamam falan filan. “Mesele yok” Giyindi, etti.

“Ne zamandan beri kadınsın?”

“O ne biçim soru? Ben hep kadındım.”

“Fotoğraftakilerden daha güzelsin.”

“Herhalde. Sağ ol canım. Çok kibarsın.” Heh hallettik. Sakin bir tip zaten. “Seni yolculayayım mı, neskafe içer misin?”

“Gideyim geç oldu.”

Tam kapıdan çıkarken döndü, bir şey söyleyecek sandım. Onun yerine bir şey patladı yüzümde. Böyle bir acı yok! Filmde yıldızlar uçuşuyor ya. Onları saydım. Yumruk atıp, kaçtı.

Elmacık kemiğim ezilmiş… Hâlâ çok acıyor. Morardı vurduğu yer. Gözümün önünden gitmiyor. Sanki bir daha gelecekmiş de yine vuracakmış gibi hissediyorum. Üstüme üstüme geliyor. Ölecekmiş gibi oluyorum. İşte yalnız kalmamam lazım! Osman öyle olunca geldi ama dün de onu ben kovdum. Olan olmuş, geçen geçmiş…

Senle komşu olduğumuz zamanlar ne güzeldi. Ankara’daki evi diyorum… Bir kapı uzağımdaydın. Osman olmasa bile, koli varken sen gelip salonda bekliyordun beni. Sabahları kahvaltı yapıyorduk. Sonra mutlaka kahve içerdik. Bazı akşamlar rakı balık yapardık. Ben gerçi alkol içmem biliyorsun. Ama güzeldi işte. Bu sabah kahvaltı bile yapmadım. Zaten Osman yok, kim hazırlayacak kahvaltıyı?

Bir kere, hatırlıyor musun; doğum günündü. Arkadaşın Ankara’ya gelmişti. O gitar çalan arkadaşın… İsmi neydi? Neyse. Sabaha kadar şarkı söylemiştik. Sonra sen ve ben çıkıp bara gitmiştik. Osman da gelmişti. Diğer herkesi evde bırakmıştık. Hiç unutmuyorum. Biraz kıza benze diye sana aldığım sutyeni takmıştın. Çiçekli bir elbisen vardı. Ne günlerdi.

Hatırlamazsın, senle ilk tanıştığımız gün de üstünde çiçekli bir elbise vardı. Annen seni öyle süsleyip püsleyip giydirmeyi çok severdi. Hep renkli renkli, desenli desenli, kıçına kadar elbiseler… Her gün farklı elbise ama. Bak, onu hatırlıyorsundur. Her gün farklı elbiseyle sokağa çıkardın. Benim annemin hiç öyle alışkanlıkları yoktu. Buse’yi giydirmeye hiç özenmezdi mesela… Çocuk aklımla ayıplardım. Aynı senin annen gibi ben de Buse’ye sabahları elbise seçerdim. Saçlarını tarardım. Buse’nin yüzü gülerdi. Hiç unutmam. Komşular derdi ki, “Yahu ne güzel abi kardeş bunlar. Bizimkiler de it gibi birbirini yiyor.” Tabi başlarda… Sonradan mantıklı bulmamaya başladılar abi kardeş ilişkimizi. Ah Buse… Yıllar sonra düğününü arabanın içinden, öyle uzaktan yabancı gibi, ağlayarak izlemek zorunda kaldığım Buse… Bir gün rolleri değişmeyi teklif etmişti. O beni giydirdi, süsledi. Niye bilmiyorum çok mutlu olmuştum. Tabi çocuk aklınla bir şey söyleyemiyorsun…

Sonra bir de babam beni döverek, dışarı atınca Buse’nin attığı çığlıkları hatırlıyorum. Ne olduğunu anlayamamıştı garibim. Korkusundan yanıma da gelememişti.

Ben kaldırımda yamulmuş yakamla, kanayan dudağımla otururken, aynı kaldırımda iki metre ötede sen de tertemiz çiçekli elbisenle oturuyordun. O ana kadar, mahallenin çocukları isminle alay ettikleri için mahzun mahzun oturan sen, bana bakarken bir kaşını kaldırmıştın. Derken koşarak eve gitmiştin. Beş yaşında bir çocuk, sonsuza kadar yalnız kalacağını nasıl akıl edebilir? O an anlamıştım. Ama sen geri döndün. Ucunu ıslattığın bembeyaz bir bezle döndün. Dudağımı sildin. “Çok acıyor mu?” diye sordun.

“Alev Alev burda beyler! Hem de yanında kız Bekir’le! Ne güzel iki arkadaş! Bekir ne giydin lan? Alev’in mi o elbise? Yok yok Alev’in annesi izin vermez, pimpirikli kadın. Buse’nin elbisesidir o… Yoksa annen sana da mı elbise alıyor?”

Sen beni daha önce kaç kere görmüştün, inan ki bilmiyorum. Ama ben seni izlemiştim. “Alevliliğinle” dalga geçildikçe, bir kenara geçer yalnız başına otururdun. Yalnız başına oturman ne kadar üzücü diye düşünürdüm. Yine de yanına gelemezdim. Senin yalnızlığından korkardım herhalde, bana da bulaşacak diye… Bence sen de üzülüyordun. Oysa bir kere bile mahalledeki çocuklara cevap verdiğini görmemiştim. O güne kadar…

Ayağa kalktın, iki elini beline koydun:

“Bizi rahat bırakın!”

Bağırdın. Elbisendeki çiçekler kocaman kocaman oldu. Sonraki günler aynı kaldırımda her zaman birlikte oturduk. Mahalledeki çocuklar bize hiçbir zaman sevgi gösterisinde bulunmadılar. Ama galiba zaman geçtikçe bizi kabullendiler. Ya da sataşmaktan sıkıldılar. Başka oyuncaklar buldular. Kim bilir…

Eh… Şimdi de beni kendine hapsetmiş bir odada, yanağım şiş oturuyorum. Seni özlüyorum. Az sonra kapıyı çalacaksın. “N’oluyor? Ne bu halin?” diye soracaksın. Kime bağırmak gerekiyor diye sağa sola bakacaksın. Eline, bunları yazdığım kâğıdı tutuşturacağım ve sana sarılıp ağlayacağım. Hiçbir şey konuşmak istemiyorum. Merakta da kal istedim. Ondan bunları yazdım. Sana sarılıp ağlasam yeter…

Bunca çaba, bunca rezillik. Bazen diyorum, yaşıyorum ama yoruyor işte! Hep mücadele hep mücadele… Niye yaşıyorum ki hayat diye, ben bu öfkeyi? Arzu yaşamak için doğmuyor. Bitsin diye yaşanıyor. Arzu’yu yaşatmak istemiyorlar Alev! Ölse, kimsenin umrunda olmayacak. “Ha bir Arzu vardı,” diyecekler. O kadar… “Varlığı gerekli mi? Eh… Olsa Arzu güzel şey. Olmasa n’olur?!” Bunca yıl ne zaman bir yerim kanasa, kaldırımda yanına oturacak kadar bir yer bulabildim en fazla. Kıçımın genişliği kadar metrekare bir yer. Alev’in çiçeklerinin yanıbaşında bir yer. Hepsi o kadar… He, az şey mi? Hayır. Asla!

Söylesene Alev, bir dostluktan neler doğar? Kıçımın genişliği metrekare bir yer doğar! Yaşam doğar, yaşam! Arzu’nun yaşamı, Alev’in çiçeklerinin yanı başında…

*Bu öykü ilk olarak Kaos GL dergisinin “Bir İnsan Hakları İhlal Aracı Olarak Hukuk” dosya konulu 166. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler, kitapçılardan sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.


Etiketler: kadın