16/02/2014 | Yazar: Ömer Akpınar

17-23 Şubat tarihleri arasında İzmir’in gündemine nefret suçlarını taşıyacak etkinlik öncesinde Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nden Erdem Gürsu ile görüştük.

6. Baki Koşar Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası yarın başlıyor. 17-23 Şubat tarihleri arasında İzmir’in gündemine nefret suçlarını taşıyacak etkinlik öncesinde Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nden Erdem Gürsu ile görüştük.

Baki Koşar Haftası, Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği’nin her yıl düzenlediği etkinlikler arasında. Bu yıl 6.sı düzenlenecek Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası’nın hazırlanma sürecini anlatabilir misin?
Aslında bu tür yıllık ya da geleneksel yapılan etkinlikler için her dönem biter bitmez, hemen ardından çalışmalara başlıyoruz. En azından “bu yıldan ne öğrendik” ve “gelecek seneye ne yapmak, yapmamak lazım” diye her yıl akabinde toplanmaya başlıyoruz. Tabi araya başka gündemler giriyor; bazen sizden kaynaklanmayan sarkmalar gibi şeyler de oluyor, sonra işte son süreçlerde artan bir tempo ve derken bir de bakmışsınız etkinlik zamanı gelmiş oluyor. Biz her sene önce bir tema belirliyoruz, onunla ilgili ön okumalar ve tartışmalar yapıyoruz. Bir ekip olarak bununla ilgili toplantılar alıyoruz. Ardından da biraz akademik, biraz kültür-sanat, biraz da sokak etkinlikleriyle seçtiğimiz temaya ilişkin içerikleri dengelemeye çalışıyoruz. Sonrasında bu konuda bizimle dayanışmasını istediğimiz kişilerle, örgütlerle iletişime geçiyoruz. Bir yandan da teknik detaylarla ilgilenilmeye başlanıyor. Üstelik bunu küçük, mütevazı bir grup yapıyor; epey bir de yoruluyoruz…

Geçen yılki Baki Koşar Haftası “ana akıma kapılmamak” temasıyla düzenlenmişti. 2013’ün geride bıraktıklarından “kontrol” temasına geçmeye karar vermenizde neler etkili oldu?
Aslında o dönem odaklandığımız alanlar ile Türkiye’nin ve de tabii ki dünyanın gündemi etkili oluyor. Geçen sene yaklaşık bir, bir buçuk yıl boyunca yapmış olduğumuz medya izleme çalışmamızın birikimi ile o üst başlığı seçmiştik. Bu yıl ise daha çok hem ülkemizde, hem de dünyada artan otoriterleşme bizim seçimimizi şekillendirdi diyebilirim. Biraz bilinçli, biraz bilinçaltından gelen itkiler “kontrol” temasını seçmeye itti bence. Mesela bakıyorum afişimizde ağaç var, bu konuşulmuş bir şey değildi ama bence rastlantı da değil; ya da ne bileyim, hafta için hazırladığımız teaser’da güvenlik kameralarını seçmişiz. Demek istediğim, yaşanılan şeyler de sizi öyle ya da böyle etkiliyor yani.

Bu yılki programda Voltrans, Dikkat Okulda Trans Var ve Her Yer Hiç Kimse gibi trans odaklı belgeseller var. Nefret suçlarıyla mücadelede transların yalnızca hakkında konuşulan kimseler olmaktan çıkıp kendi işleriyle kendi dertlerini anlatmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu demek istediğiniz şeyi ben de çok önemsiyorum. Yani bir adam çıkıp ben genelevlerdeki kadınların kurtuluşunu biliyorum dese ne kadar mantıklı olur? Kaldı ki kim kimi hangi statüyle neyden kurtarıyor gibi çok çetrefilli bir hal alır o zaman durumun kendisi… O yüzden de politika yapılan alanlarda o alanda söz üretecek, o durumun kendisini bizzat yaşayan kişilere ihtiyaç var. Hiç olmadan olmuyor… Ama mesela diğerleri de “nerde bu kişiler, hani” demek yerine, o kişilerin kendi seslerini duyurabilecek ortamları yaratmakla mükelleftirler. Bu etkinlikler bence bahsettiklerimin her ikisine de yarayacak. Örneğin, bu etkinliklerin duyurulmasında organizasyonlarında trans arkadaşlarımız yer alıyorlar çoğunlukla ya da bir diğer önemli husus  bahsettiğiniz filmlerdeki kişiler, tanıklar trans hak savunucuları ve işte bu sebeple şu an için mümkün olan en iyi anlatımı onlar yapacaklardır. Bunlar bizim için önemli; kişilerin birinci ağıdan doğru bilgilere paylaşımlara ulaşması gerekli. Bir diğer yandan da bu etkinliklerle yeni trans kişiler, potansiyel trans hak savunucuları ile tanışmalar da yaşanacaktır. Tüm bu sebeplerden doğru tam da dediğiniz gibi hakkında konuşulan kişiler olmak yerine kişilerin kendi sözlerini üretmelerine olanak sağlayacağını düşündüğümüz için bu etkinliklere özellikle yer verdik.

Siyah Pembe Üçgen’in sözlü tarih projesi olan “80’lerde Lubunya Olmak” kitabı tiyatroya uyarlandı. Yoğun emek vererek hazırladığınız bir çalışmanın büyük beğeni toplayan bir oyuna dönüşmesi ve programda yer alıyor olması nasıl bir duygu?
Onu önce bir oyunu izleyip ardından söylemek lazım. Bakalım nasıl oynamışlar? Şaka bir yana bu çalışmalar bir kitap haline dönüştüğü günden bu yana yaşadığımız mutluluk tarif edilemez. Örgüt olarak da yapılan bu sözlü tarih çalışmasının yeri bizim için ayrı. 80’lerde Lubunya Olmak isimli kitap bizim çalışmamızın ilk ürünüydü, ardından 90’lı yılları anlatan ikinci kitabımız geldi, ondan da çok olumlu tepkiler aldık. Derken daha sonra 80’lerde Lubunya Olmak isimli çalışmamızın tiyatroya uyarlanması… Bunlar gerçekten çok mutlu hissettiriyor insanı… Hepsinden önemlisi bu çalışmaları var eden o kişilerin sesinin farklı farklı yollardan bambaşka insanlara ulaşmasına vesile oluyor. Ben daha oyunu izleme şansını elde edemedim. Diğer İzmirli seyirciler gibi ben de merakla bekliyorum. Güzel bir oyun izleyeceğimi düşünüyorum.

Son olarak, 6. Baki Koşar Nefret Suçları ile Mücadele Haftası’ndan LGBTİ’ler ve LGBTİ olmayanlar ne beklemeli?
Aslında bu haftanın tek büyük bir amacı var o da nefret suçlarını ve nefret söylemini insanların gündemine sokabilmek, vatandaşların, politikacıların, hükümetin… Bunun için çalışıyoruz. Bu alanda mücadeleyi güçlendirmeyi amaçlıyoruz. Mesela her yıl bir nefret cinayeti sonucu yaşamını yitiren Baki Koşar anısına nefret suçları ile mücadele ödülü veriyoruz. Biliyorsunuz, Türkiye’de hâlâ nefret suçlarını düzenleyen bir yasa yok. Bu tür düzenlemeleri yaparken de çok dikkatli olmak gerekiyor. Bazen bu tür yasalar düzgün bir şekilde yasalaştırılmazsa güvence olmak yerine insanları daha güvensiz bir hale sokabiliyor. Örneğin geçtiğimiz sene yapılan nefret suçları yasa tasarısında LGBTİ’ler için hiçbir teminat yoktu. Oysa Türkiye’de bu konuda çok fazla mağduriyet ve hatta ölümler yaşanabiliyor. Bu konuda düzenleme yaparken LGBTİ’lerin göz ardı edilmemesi gerekir. İşte biz bu hafta ile bunları hep birlikte düşünmek ve tartışmak istiyoruz, hepsinden önemlisi tanışmak ve birbirimizi anlamak için bir adım atmak istiyoruz. Bu durumda LGBT olmak olmamak ya da ezen olmak, ezilen olmak anlamını yitiriyor. Zaten bunları net çizgilerle ayırmak o kadar zor ki… Bu nedenle birbirimizle daha çok buluşmaya, bir araya gelmeye ihtiyaç var. Bu şekilde dinlemeyi ve birlikte yol almayı öğreneceğiz bence. Çünkü öğrenmemiz gerekli… Bu hafta ile de buna büyük de küçük de olsa fark etmez, bir katkı koyabilmiş olmak bizi mutlu eder. Son olarak herkesi buradan etkinliklerimize katılmaya davet ediyorum. Tüm etkinliklerimiz herkese açık ve de ücretsiz, birkaçına zaman ayırabilip katılmanızı umuyorum.


Etiketler: insan hakları, nefret suçları
Nefret