01/06/2016 | Yazar: Kaos GL

Sebati Ladikli, Kaos GL Dergisi’nin ‘Sanal Alem’ dosya konulu 147. sayısına yazdı:

Batman’in politik işlevi: 1929-1939 Büyük Buhranı ve ABD’de faşizmin ‘DC’ hali Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Batman, her alandaki başarılı kimliği ve zekası ile iyi bir heteroseksüel, iyi bir kapitalist, iyi bir vatansever ve hatta iyi bir “sosyal de­mokrat” veya kısacası sistemin hoşuna giden tüm biçimlerde pek iyi olmayı başarıyordu.

Sebati Ladikli, Kaos GL Dergisi’nin ‘Sanal Alem’ dosya konulu 147. sayısına yazdı:

Batman, DC Comics şirketi tarafından yayınlanan bir dergide ilk kez 1939 yılında görülen ha­yali bir çizgi roman karakteridir. Batman’in gizli kimliği olan Bruce Wayne karakteri, Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük şirketlerinden biri olan Wayne Holding’in sahibidir. Bruce Wayne, ilerleyen yıllarda, küçük yaşta babasını ve annesini kaybetmesine sebep olarak gör­düğü suçlularla hayatı boyunca devam edecek olan mücadelesini Batman kimliği üzerinden yürütecektir. Bruce Wayne, bu mücadele sürecinde burjuva kimliğinin ona bahşettiği tüm ekonomik, teknolojik ve politik kaynakları, heteroseksüel beyaz erkekliğinin beslediği şiddete eğilimi, risk alma­daki tereddütsüzlüğü, cesareti, korkusuzluğu, kas gücü ve atletik potansiyelinin yüksek olması ile entelektüel biri­kiminin kendisine sağladığı isabetli önsezileri ile hareket edebilmesi gibi kişisel özellikleriyle harmanlar. Böylece, doğup büyüdüğü şehir olan Gotham City’de, devlet kurumlarının sağlayamadığı toplumsal güven ve huzur orta­mını devletin şiddet tekelini kırmak suretiyle otonom bir şiddet üreticisine dönüşerek tesis etmeye çalışır.

Başlangıç olarak Batman karakterinin ortaya çıktığı 1930’lu yıllardaki ekonomik durumu hatırlamanın, karakterin eko­nomipolitik amacının anlamlandırılmasını bir hayli kolay­laştıracağını düşünüyorum. Zira 1929’da arz fazlası üzerine işleyen uluslararası ekonomik sistem çöktüğünde kapitalizmin en büyük krizlerinden birisi ortaya çıkmıştır. Bu krizin sonu­cunda, liberalizme olan inanç düşmüş ve kapitalizmi yeniden işler hale getirmek amacıyla sömürü düzeyinin artırılması için gerekli olan politik meşru zemini sağlamak üzere, özellikle Av­rupa merkezli olmak üzere faşist diktatörlükler ilan edilmeye başlanmıştır(Polanyi: 2010,66-67). Liberal kapitalizmin bu büyük çıkmazında faşizmin sunmuş olduğu çözüm, hem sanayi alanında hem de siyasal düzlemdeki bütün demokratik ku­rumların sistematik biçimde ilga edilmesi veya demokratiklik­ten arındırılarak dönüştürülmesidir(2010:318). Bu bağlamda büyük buhranın meydana getirdiği elim şartlardan kurtuluşun tek çözümü faşizmin birkaç ülkede ilanı değildir; bunun yanın­da küresel anlamda liberalizmin yeni kavramlar ve paradigmalar çerçevesinde yeniden inşa edilmesini de gerekli kılar. Böyle bir ortamda, liberalizmin kendisini var edebilmesi için kendisinin anti-tezi olan devlet müdahaleciliğine duyduğu zorunlu ihti­yacın yarattığı çelişkiye benzer biçimde, toplum sözleşmesinin temel kavramlarından biri olan bireysel ve toplumsal huzur ve güvenliğin, sözleşmenin tarafı olan devlet tarafından sağlana­mayacağı de anlaşılmaya başlanmıştır. Böylece devletin güven­lik amacıyla tekelleştirdiği şiddet kullanımının amacına ulaşma­sı için bu tekelin ortadan kalkması da gerekir. Amerika Birleşik Devletleri’nde 2000’li yılların başından itibaren rekor düzeyde artış eğilimi gösteren bireysel silahlanma ve özel güvenlik şir­ketlerinin devletin varlık sebeplerinden biri olan şiddet tekelini ortadan kaldıran haklarla donatılması, 1929-1939’deki Büyük Buhran’ın yarattığı toplumsal dönüşümlerin günümüze ulaşan tsunami etkili yansılamaları olarak da görülebilir. Batman de, kendi güvenliğini sağlamak amacıyla imkanları dahilinde silah­lanan, özel güvenlik şirketleriyle-devlet arasındaki eşgüdümsel ve paylaşımsal şiddet kullanımına dair anlaşmaların ilk biçimle­rini barındıran, sermayeyi bu büyük krizden koruma misyonu­nu üstlenen faşizmin, ABD’deki yansımalarıyla şekillenmiş bir karakter olarak belirmekte ve ortaya çıktığı günden itibaren de konjonktürel değişimlere uğrayarak politik misyonunu karma­şıklaştırarak sürdürmektedir.

Ortaya çıktığı tarihten bugüne marka değerini ve insanlara ulaşabilirliğini her geçen gün arttıran Batman karakterinin, 1943 ile 2005 yılları arasında tam on iki farklı sinema filminin çekilmiş olması, karakterin insanlar üzerindeki manipülatif etkisini bundan sonra da etkisini kaybettirmeden devam edece­ğinin bir göstergesi gibi. Nitekim 2005 yılında çekilen Batman Begins(Batman Başlıyor) filmi, Batman markasını çok daha geniş kitlelere yayacak olan üçlemenin ilk filmi olarak 400 mil­yon dolarlık bir gişe değeri elde etmiştir. Serinin ikinci film olan The Dark Knight(Kara Şovalye, 2008) filmi 1 milyar dolar. Üçüncü film The Dark Knight Rises( Kara Sovalye Yükseliyor, 2012) filmi ise diğer iki filmin de ötesinde bir ekonomik başarıya ulaşarak 1.1 milyar dolarlık hasılata ulaşmıştır(Ranke, 2013; 3). Bu rakam­ların da açıkça ifade ettiği üzere Batman karakteri, bu üçlemenin de katkısıyla tüm dünya üzerinde yüz mil­yonlarca insana doğrudan ulaşma yetisine sahip bir ka­rakter olarak sinema tarihi açısından olduğu kada politik işlevi açısından da önemli bir noktada konumlanmayı başarmıştır. Buradan hareketle üçlemenin etki alanının görece sınırsızlaşması bağlamında, karakterin sahip ol­duğu niteliklerin ve üçlemeyi oluşturan filmlerin içerdiği niyetlerin, bir politik marka olarak Batman’in erkekli­ğe, İktidar’a, modernizme, hukukun değişken nitelikli üstünlüğüne, demokrasiye, şiddetin meşruiyet vakti ile sınırlarına ve aydınlanmacı ilerlemeciliğe dair kodların yeniden üretim süreçlerine katkısını arttırdığından bah­setmek mümkün görünmektedir.

Toplumsal Hareketler, Karşı-Devrimsel Hollywood Sineması ve Batman

Tüm tarihi ve varlığı metaforlarla oluşturulmuş bir toplum olan ABD toplumu, politik ihtiyaçların önemli oranda artması ve araçların da buna imkan verir hale gelmesiyle birlikte,-hiç olmadığı kadar yoğun biçimde-hakim ideolojinin korunmasız bir hedefi haline gelmişti. En başından beri liberal ideolojinin “özgürlük” yalanıyla pazarlanan “Amerikan Rüyası”, Hollywood’da hep en “masumane” biçimleriyle sunulmaya çalışılılmış ve sözde özgürlüklerle dolu bu rüya, hep bir kötü gerçekliğin karşıtı olarak şekillenmeye mecbur tutulmuştu (Ryan ve Kellner: 2010,407-408).

1960’lı yıllardan itibaren ise kandırıldığını fark etmeye başlayan gençliğin, burjuva kurulu düzenine karşı ger­çekleştirdiği “örgütsüz” başkaldırılar, alternatif yaşam biçimlerini de ortaya çıkarmaya başladı. Siyahilerin yurttaşlık hakları için verdikleri mücadele anti-militarist öğrenci hareketleri ve feminist uyanışlar, çok gecikmeden Hollywood’un yeni muhafazakar burjuva refleksleriy­le gerçekleştirdiği karşı-devriminden nasibini alacaktı (2010:46-47). Bu karşı-devrim, genel anlamıyla devlet ideolojisiyle birebir örtüşen fikirlerin beyazperdeye ta­şınma misyonunu üstleniyordu. Öyle ki, bu dönemden itibaren çekilmiş filmlerde açık veya dolaylı biçimiyle namus ve toplumsal cinsiyet rollerinden yaratılan işbölü­müne atıflarla sunulan kadın nefreti, siyahilerin suç çete­leriyle ve uyuşturucuyla olan ilişkileri üzerinden kurulan siyahi nefreti, kadınlara yönelik alaycı ve aşağılayıcı ataerkil bakış ile tamamen yok saymaya veya ancak komedi ögesi ola­rak sunmaya dayalı LGBTİ nefreti temsilleri çok daha yaygın bir hal almıştı. Sermayenin bu dikotomik kavram setlerine şeklini veren bireyci liberal yargılar, Hobbescu önkabullerden temellenerek, güvenlik ile özgürlük arasındaki dengenin her daim kaygan, ve çoğunlukla güvenlik lehine sonsuz biçim­de esnek olduğu felaket durumlarını yaratarak felaketten çıkış için şiddeti, katletmeyi ve işkenceyi meşru gösterecek biçimde faaliyet göstermektedir. Karşı-devrim olarak adlan­dırılabilecek bu tutum, aynı zamanda yeni muhafazakarlık için gerekli olan baskıcı politi­kalara meşru toplumsal zemi­ni hazırlamak amacıyla, iyi polislerin kötü suçlulara karşı modern liberal hukukun yeter­sizliği yüzünden yaşadıkları çaresizlik argümanını sıklıkla kullanmaktaydı. Anlatı itibariyle çoğu zaman suçu kanıtlarla sabitlenmiş “suç­lular”, polislerin tüm “iyi niyetli” çabalarına rağmen sonun­da mahkemece serbest bırakılıveriyorlardı. Veya hakimlerin ve savcıların devlet kurumlarından aldıkları güç, mafyatik güç odaklarıyla mücadele etmeye yetmiyordu. Bunun ya­nında dönemin filmleri şiddeti övmekten neredeyse hiç vazgeçmiyor ve ataerkilliğin tüm savlarıyla birebir örtüşen nitelikler taşıyorlardı (Ryan ve Kellner, 2010:72-80). Die Hard ve Lethal Weapon gibi serilerle devam edecek ve adına polisiye denilen, yumruk ve silahla işleyip kanla beslenen bir alt sinema endüstrisi de böylece bağımsızlığını ilan edecekti. 90’lardan itibaren şiddeti erkeğin tekelinden çıkarıp kadı­na da “pay eden” Tarantino ise bu duruma farklı bir boyut katmayı başardı. Yakın dönemde de ünlü dizi-film “Dexter” benzeri örnekler bu karşı-devrimin oturttuğu temel yargıla­rın ne denli çeşitli biçimlerde meşrulaştırabileceğini bizlere gösterdi. Fakat belki de bu amaçla yapılmış hiçbir film ve yaratılmış hiçbir karakter, Nolan’ın Batman üçlemesinin de çok ötesinde olan Batman/Bruce Wayne karakteri kadar çok kişiye ulaşmayı ve ideal erkekliğin kodlarını ve iktidara ve hukuka biat etmenin kaçınılmaz bir son olduğu fikrini bu denli albenili biçimde aktarmayı başaramadı. Batman, her alandaki başarılı kimliği ve zekası ile iyi bir heteroseksüel, iyi bir kapitalist, iyi bir vatansever ve hatta iyi bir “sosyal de­mokrat” veya kısacası sistemin hoşuna giden tüm biçimlerde pek iyi olmayı başarıyordu. Batman ile birlikte hukukun yapamadığını yapma görevi polisin tekelinden alınarak, poli­se destek hizmeti sağlayan halktan gelen ama halktan olma­yan bir kişiye devredilmişti. Bu durum aynı zamanda halkın mücadele potansiyelinin de Batman’e aktarılması demekti. Böylece intikam ve cezalandırma en dolayımsız biçimiyle; yani işlemeyen sistemin by-pass edilmesi ile gerçekleşebil­mekteydi. Bu bağlamda gözünü kan ve nefret bürümüş mil­yonlar için Hollywood bir ziyafet alanı yaratma misyonunu da layıkıyla başardı. 


Etiketler: kültür sanat