23/04/2020 | Yazar: Yiğit E Korkmaz

“Görünürlüğün hem bir araç hem de siyasi mücadelenin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.”

Bellek ve arşivin izinden: Schwules Müzesi Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Covid-19 salgını dolayısıyla karantina günlerinde Kaos GL dergisi 170. sayısı yazıları KaosGL.org okurlarıyla buluşuyor.

Berlin’deki Schwules Müzesi 30 yılı aşkın süredir LGBTİ+ alanındaki sanat çalışmaları, dünyanın çeşitli yerlerinden bir araya gelen arşivi ve kütüphanesi ile ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor.

Schwules Müzesi[1] Yönetim Kurulu Üyesi Birgit Bosold ile bir araya gelerek müzeyi, arşiv ve Almanya’daki deneyimleri konuştuk.

Bellek kavramı size kişisel olarak ne ifade ediyor?

Queerler çok uzun zaman boyunca tarih tarafından görmezden gelindi ve şimdi kendi tarihimizi yazıyor; parçalarını, sesleri, belgeleri, tanıklıkları topluyor, bir yerde tarihsel vatandaşlığımızı geri almaya çalışıyoruz. Tarihsel vatandaşlık kavramını oldukça önemli buluyorum çünkü biz varız ve kolektif hafızada, tarihin kendisinde temsil edilmek bizim hakkımız. Schwules Müzesi’nde yaptığımız bütün sergiler, araştırmalar, koleksiyonlar bir anlamda queerlerin tarihsel vatandaşlığını geri almak anlamına geliyor.

Tarihle ilgili önemli olduğunu düşündüğüm ikinci bir şey ise, kişileri güçlendirmesi. Mesela herhangi bir müzeyi dolaşan bir kadın, orada sergilenen tarihin erkek tarihi olduğunu görecektir. Kadın seslerinin olmadığı; önemli erkeklerin kardeşi, annesi ya da kızları olarak adlarının geçmesi dışında, kadınların özne olarak temsil edilmediği bir müze… Bu sergi sana bir kadın olarak öneminin olmadığını, kadınların ortaya koyduğu eserlerin sergilenmeye layık olmadıklarını söylüyor. Bu devalüasyon tecrübesi kaçınılmaz olarak kişinin kendine olan güvenini etkileyecektir, aynı durum queerler için de geçerli. Diyelim ki Alman Ulusal Tarih Müzesi'ni yılda 100,000 kişi ziyaret ediyor ve ziyaretçilerin yüzde onu queer, kendi tarihleri hakkında herhangi bir bilgiye erişemeyeceklerdir.

Tarih bir anlamıyla topluluk inşası da demek, bizim için geçmişte ve bugün nelerin önem taşıdığı ve geleceğimizi nasıl hayal ettiğimiz konusunda kolektif bir anlayış oluşturmakla ilgisi var. Sabit bir şey değil bu, sürekli pazarlığının yapılması gerekiyor. Size verilmiyor, sürekli bu tarihi yeniden yazmak ya da yeniden okumak ve daha önce dışlananları da dahil etmek için mücadele etmeniz gerekiyor.

bellek-ve-arsivin-izinden-schwules-muzesi-1

Arşiv, bellek ve tarih kavramları Schwules Müzesi için nasıl bir anlama sahip?

Bazen zihninizde bir hikâye anlatacak yapılar kurar, anlatılar yaratırsınız. Sonra da seçtiğiniz objeyi görürsünüz ve o obje size düşündüğünüzden çok daha farklı bir hikâye anlatır. Kendi seslerine sahiptir objeler. Her objede, onu bir sergiye koyuncaya kadar göremeyeceğiniz farklı bilgiler mevcuttur. Sergilendiklerindeyse birbirleriyle konuşmaya başlarlar, bir araya getirdiğiniz farklı objelerin arasında bir diyalog başlar kontrolünüz dışında.

80’lere ait oldukça büyük bir fanzin koleksiyonumuz var mesela. İnternetin yaygın kullanımından önce fanzinler gey ve lezbiyen toplulukların iletişime geçmesi, münazara etmesi ve hangi parti ne zaman, hangi bara gidilebilir gibi bilgilerin yayılması için çok önemli bir platformdu. Bugün internetin sağladığı pek çok imkânı sağlıyordu. Bu koleksiyon topluluklarımız arasındaki iletişimin internetten önceki halini anlatıyor.

Tüm bunların yanında, Schwules arşivinin bir anlamda “eğitimsiz” bir şekilde oluşturulduğunu düşünüyorum. Vahşi bir arşiv bu. Sürekli hiç aramadığınız bir yığın şey bulursunuz, öte yandan da aradıklarınızı bulamazsınız çünkü arşivin büyük bölümü kataloglanmamıştır. Ama bu vahşi, yabani halini seviyorum. Heyecan verici bir arşiv, daha normal biçimde yürütülen arşivlerde bulamayacağınız pek çok şeyi burada bulabilirsiniz. Bugün sahip olduğumuz koleksiyonlar başka şekilde ortaya çıkamazdı. Bir kategoriye sığdıramadığımız o kadar çok parça var ki. Bu durumu açıklayan bir arşivcilik terimi de var, efemera; adını tam olarak koyamamak, kategorize edememek gibi anlaşılabilir. Schwules Müzesi arşivinin büyük kısmının efemera olduğunu söyleyebilirim ve bu kategorileri de queerleştiren birşey ki, bu özelliğiyle benim çok hoşuma gidiyor, her ne kadar işlerimizi biraz daha zorlaştırsa da.

Şu anda Schwules Müzesi kendi arşivindeki içeriği çeşitlendirmek adına çalışmalar yürütmekte. Bu amaca ulaşırken hangi araçları kullanmayı planlıyorsunuz, stratejiniz nedir?

Öncelikle farklı LGBTIQ topluluklarından farklı bakış açılarını, farklı tecrübeleri, mirasları, tarih ve hikayeleri de kapsayacak çok perspektifli sergiler düzenlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Aslında bunu yapmayı da “İlk Dövüşte Aşk” isimli bir sergiyle yapmayı denedik. Doğu ve Batı Almanya’daki son 50 yılın queer tarihiyle ilgili bir sergiydi. Oldukça işlenen bir anlatı olmasına karşın daha çoğulcu, farklı perspektifleri de kapsayan bir şekilde açmayı hedefledik. Yaptığımız şeylerden biri Doğu Almanya’daki, Batı’ya kıyasla çok daha ötekileştirilmiş queerlerin tarihini ön plana çıkarmaktı. Kullandıkları belli -bence oldukça akıllıca olan- bazı stratejileri ön plana çıkarmak istedik. 1983’te Doğu Almanya’daki queer gruplar ulusal anıtlara geziler düzenlemeye başlamışlardı. Bu gibi inisiyatifler Doğu Almanya’da o dönem hüküm süren toplanma ve örgütlenme yasaklarının etrafından dolaşmak adına önemli siyasi pratikler olarak kullanıldı. Aynı zamanda lezbiyen ve geylerin “faşizmin kurbanları” olduklarının ortaya konulması devletin anti-faşist kuruluş mitine ve kendini algılama biçimine de bir saldırı anlamına geliyordu. Doğu Almanya’daki queerlerin eylemleri hala etkili ve şu anda o dönemin queer kurbanların nasıl anılabileceğiyle ilgili süregelen tartışmalar var.

Batı Yarıküre’de yeni queer toplulukların oluşması için gereken sosyal altyapıyı bir yerde “AIDS krizi” sağladı. Özellikle ABD’de uzunca bir süre bu durum devlet tarafından görmezden gelindi ve muazzam bir baskı ortamı da söz konusuydu, bu süreçten etkilenen insanlar, seks işçileri, geyler, lezbiyenler, BDSM toplulukları ve uyuşturucu kullananlar birbirlerini desteklemek ve kendilerini savunmak adına yeni ittifaklar kurdular. Bugünün queer topluluklarının oluşumu da bu sosyal deneyimlere dayanmakta.Bu anlatılar farklı pek çok topluluğun bir araya gelmesini sağlıyor. Aynı anda, tarihsel ve siyasal anlamda çok önemli olan ancak pek de bilinmeyen bir şey daha oldu; feminist cinsellik mücadeleleri olarak bilinen olaylar.

Kadınların cinsel şiddete karşı ve kendi vücutlarının kontrolünü ellerine alabilmek adına verdikleri mücadele 70’lerin feminist hareketlerinin merkezinde yer alıyordu. Cinsel ilişkilerin tahakküm ilişkilerinden bağımsız olmadığı gerçeğinin bilinciyle porno ve seks işçiliğinin yanında eşcinsel erkeklerin cinsellik kültürü ve BDSM (Kölelik, Disiplin, Sadizm ve Mazoşizm) ile dildo kullanımı gibi kadınların içinde bulundukları cinsel pratikler eleştirilmeye başlanmıştı. Transların harekete katılımı ise yeni bir tartışma konusu olmuştur. Birleşik Devletler’deki gelişmelerden etkilenerek, 1980’lerin ortalarında “seks-pozitif” feministler Batı Almanya’da ortaya çıkmış, kendilerini feminist hareketteki gey karşıtı ve gey ve lezbiyen topluluklardaki “burjuva” eğilimlere karşı konumlandırmışlar; heteronormatif evlilik temelli aileye bir alternatif olarak queer yardımlaşma topluluğu formlarını savunmuşlardır. Tarihe “feminist cinsellik savaşları” olarak geçen tartışma, modern queer siyaset için hala önemli bir kaynak olma özelliğini koruyor.

Öte yandan da trans aktivizminin katkılarına yer vermeye çalışıyoruz: Trans topluluklar bugünün queer tartışmalarına yön veren en önemli gruplardan, biz de bunu onurlandırmak istiyoruz bir anlamda. Daha ötekileştirilmiş belli anlatıları da kapsamak için gereken kaynaklara sahip olduğumuzu düşünüyorum. Stratejimiz de bu farkındalığı, bu duyarlılığı daha ileriye götürmek.

Arşivi daha çoğulcu hale getirmek, sahip olduğumuz materyali daha da çeşitlendirmek yönündeki başka bir stratejimiz de güven oluşturmak. Mesela neden lezbiyen aktivistler ellerindeki objeleri bir gey müzesine versinler? Güven oluşturmamız; farkında olduğumuzu, ilgilendiğimizi ve bu perspektiflerin de bizim için önemli olduğunu göstermemiz gerekiyor.

bellek-ve-arsivin-izinden-schwules-muzesi-2

Peki geri kalan müzelerde nasıl bir tutum var? Belki bunu başaramasalar da, queer deneyimleri arşivlerinden uzak tutmaya çalıştığını söyleyebilir miyiz?

Günümüzde bunu aktif olarak yaptıklarını düşünmüyorum. Bilerek ve isteyerek değil ama bilgisizlik, altyapısızlık ve farkındalık eksikliğinden dolayı böyle oluyor. Geçmişten gelen heteronormatif bakış açısı halen gücünü korumakta. Ana akım müze ve koleksiyonlar queer deneyimleri koleksiyonlarından silmiyorlar ancak başka şekillerde, farkında olmayarak bunu gerçekleştiriyorlar. Örneğin Alman Ulusal Tarih Müzesi’nde 2015’te gerçekleştirdiğimiz eşcinsellik temalı sergi sırasında soğuk savaş sonrası Almanya’nın birleşmesi üzerine başka bir sergi vardı. Devletlerin, toplumların birleşmesini konu alıyordu. Ancak ilginç olan Doğu ve Batı farklı eşcinsellik kanunlarına sahiptiler; Batı’da suç kabul edilirken Doğu’da değildi ve sınırın iki tarafında pek çok insanı farklı şekillerde etkiledi bu durum. Bu konu kolaylıkla sergiye dahil edilebilirdi. Ancak halen bilerek bu konuyu ayrı tuttuklarını düşünmüyorum, bilmedikleri ya da onlara önemli gelmediği için bu şekilde hareket ettiklerini sanıyorum.

bellek-ve-arsivin-izinden-schwules-muzesi-3

Sohbetin en başında sizlerin bir etkinlik düzenlemediği zamanlarda, Ulusal Tarih Müzesi’ne giden bir LGBTİ+’nın kendine dair bir bilgiye erişemeyeceğine de değinmiştik. Sizce Alman Ulusal Tarih Müzesi’nde neredeyse hiç LGBTİ+ kapsayıcı içerik sergilenmemesinin sebepleri neler olabilir?

İlk bakışta ulusal müzede hiç LGBTİ+ içerik yokmuş gibi görünüyor. Objelerin queer alt metinleri olduğunu anlayabilmek için belli bilgilere ve belli bağlantılara sahip olmak gerekiyor ve tabi müze içeriğinin heteronormatif sınıflandırılışı da queer içeriğin görünümünü olumsuz yönde etkiliyor. Objelerin queer alt metinlerini, altyapılarını okumaya yönelik rehberli sergiler de mevcut.

Almanya’da erkek eşcinselliğinin 1969’a kadar suç olması, lezbiyenlerin de bundan etkilenmeleri ve tabi ki o dönemde mevcut olan başka pek çok ötekileştirme stratejileri de var. Sonuç olarak queer belge ya da tanıklıklar bulmak oldukça zor çünkü o dönem insanlar oldukça sindirilmiş.

Her bir koleksiyon için queer okumaların yapılabileceğini ve bu şekilde daha önce farkında olmadığımız pek çok queer obje bulunabileceğini söyleyebilirim.

Lezbiyen, biseksüel ve trans deneyimleri arşivlerde görebildiğimizi söyleyebilir miyiz? Arşivlerdeki lezbiyen, biseksüel ve trans kadın görünürlüğüne dair ne düşünüyorsunuz?

Şu anda Berlin queer topluluğunda, lezbiyen kadınların görünürlüğü bir tartışma konusu ve bir kavram olarak görünürlüğün bir şeyleri sakladığını düşünüyorum çünkü konu aslında görünürlük değil. Görünürlükten söz ediyoruz çünkü yumuşak, zararsız bir konu. Neden lezbiyenler ya da translar yeterli görünürlüğe sahip değil? Çünkü Almanya’da onlarla gey topluluklar arasında ekonomik, politik güç ve temsiliyet bakımından muazzam bir uçurum bulunmakta.

Berlin queer toplulukları arasında dağılan finansal kaynakların neredeyse yarısı geyler tarafından yönetilen kurumlara gitmekte. Bu bir gerçek, konuşmamız gereken bir gerçek. Örneğin Tate Modern’de yer alan Queer Britanya Sanatı adında 1861-1967 arası tarihe odaklanan bir sergi vardı. Buradaki objeleri saydığımda sadece yüzde yirmi beş kadarının kadın sanatçılar tarafından yapıldığını ve gey sanatçılar tarafından yapılan eserlerin gerçekten büyük, kadın sanatçılar tarafından yapılan eserlerinse minicik şekillerde sergilendiğini saptadım. Şimdi bu serginin nesi queer? Nasıl bir mesaj veriyor? Bu sergiye giden gençler neler düşünecekler? Böyle sergiler yapabilirsiniz tabi, bunda hiçbir sorun yok ama lütfen gey sergisi olarak isimlendirin. Queer olarak adlandıracaksanız tüm perspektiflerin de olması gerektiği gibi temsil edilmelerini sağlayın. Feminist perspektiflerin queer sanat tarihi ve tarihi anlatılara dahil edilmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü feminist hareket, siyaset ve aktivizm, en azından Almanya’da, lezbiyen tarihinin önemli parçalarını oluşturuyor. Feminist aktivizm ve lezbiyenler arasındaki yakın ilişkiden dolayı, feminist perspektifi bu tür bir sergiden dışladığınızda büyük resmi elde edemezsiniz. Ayrıca erkek ve kadın eşcinseller arasında da bir fark var. Bir kadın olarak tarihin bir konusu değilsiniz, önemsiz, tarihten, kültürden siyasetten silinmiş; güçsüz bırakılmışsınızdır.

Bu yüzden görünürlük kelimesi bütün bunları ifade etmek için zayıf kalıyor. Güç ilişkileri hakkında konuşmamız gerekiyor. Queer topluluğu içindeki cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığından da bahsetmemiz gerekiyor. Lezbiyen kadınlar genel toplum içinde olduğu gibi queer topluluğu içinde de görünür değil. Doğanın kanununun bir sonucu değil bu, cinsiyetçilik ve kadın düşmanlığının bir sonucu.

Görünürlüğü bir amaç değil, araç olarak mı algılamalıyız?

Görünürlüğün hem bir araç hem de siyasi mücadelenin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. İnsanlar görünür değil çünkü güçlü değiller. Ancak queer topluluğu içinde iki taraflı bir anlamı var bunun, görünürlük saldırıya açıklık anlamına da gelebiliyor. Her yerde, her zaman en iyi strateji olmayabilir çünkü queerleri tehlikeli durumlarda bırakabilir. Ayrıca açılmanın oldukça Batılı bir konsept olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda açılmanın oldukça maskülen, eril bir fikir olduğunu düşünüyorum, kadınlar bundan çok daha esnek.

Görünürlük konusunda ise, görünürlüğü değil, görünmezliğin sebeplerini; güç uçurumlarını, finansal kaynakları, siyasi etkiyi konuşmaktan yanayım. Görünmezliğin sebeplerini konuşmak, görünürlüğü konuşmaktan çok daha üretici olacaktır.



[1] Schwules, Almanca’da ibne, argoda eşcinsel anlamlarına gelmektedir.


Etiketler: kültür sanat
Nefret