20/05/2020 | Yazar: Kerem Dikmen

“Kendi hassasiyeti bütün toplumun hassasiyeti imiş gibi davranan belirli kesimlerin yürüyüş yapılmaması çağrısına harfiyen uyan kamu idaresi bütün LGBTİ+’ların hak kullanımını engellemektedir.”

Bilgi notu: LGBTİ+’lar ve ifade özgürlüğü Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Kaos GL Hukuk Koordinatörü Av. Kerem Dikmen, “LGBTİ+’lar ve ifade özgürlüğü” üzerine bilgi notu hazırladı:

İfade özgürlüğü, iletişimin önemli bir güvencesi. Bir mesajın, verici tarafından her türlü kanalla alıcıya iletilmesinin en işlevsel garantörü. Türkiye’de özellikle son dönemde gazetecilere dönük hak ihlalleri ve gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yapılan tutuklama, soruşturmalarla birlikte daha çok konuştuğumuz bir konu haline gelse de sanatsal çalışmanın, akademik ve bilimsel çalışmanın, siyasi veya fikri çalışmanın ya da ticari çalışmanın ve benzerlerinin açığa çıkardığı ürünlerin, muhatabına ulaşması da esasında ifade özgürlüğü ile sağlanan bir eylem biçimi. Nitekim basit bir tweetten, instagramdaki bir fotoğraf paylaşımına; bir heykel çalışmasından romana veya bir siyasal düşüncenin dile getirilmesinden her düzeydeki karar alıcının eleştirilmesine dönük ve bunlarla sınırlı olmayan her türlü ifade biçimi esas olarak ifade özgürlüğü kavramının içerisinde değerlendirilmektedir. İfade özgürlüğü kendi başına bir hak olmakla beraber diğer bazı hakların da unsurudur. Örneğin ifade özgürlüğünün güvence altına alınmadığı bir ortamda toplanma özgürlüğünün, örgütlenme özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, sanat özgürlüğünün de güvence altına alındığından söz etmek mümkün olmayacaktır.

İnsan hakkı teorisine göre haklar bir bütündür. Bunun bir sonucu olarak da bölünemez ve kendi aralarında bir hiyerarşiye tabi tutulamaz. Bununla birlikte ifade özgürlüğünün sınırlanması, aynı zamanda bu özgürlüğün unsuru olduğu diğer hakların kullanımını da sınırlandırmış olduğundan çok geniş bir etki alanı yaratır. Toplumların ve tek tek bireylerin kendi düşüncelerinin şekillenmesinde, başkaları tarafından dile getirilen bilgiler önemli bir etkendir. Bilimsel üretimin baskı altına alındığı, iletişim kanallarının devlet tarafından sınırlandığı ya da ifade kanallarını kullananların otosansüre zorlandığı bir ortamda, ifade özgürlüğünün engellenmesi ile birden fazla hak alanının da karanlık bir ortama terk edildiğini söylemek yanlış olmaz. Baskıcı rejimler açısından bu anlamı ile ifade özgürlüğünün kısıtlanması, eleştiri hakkının ve üçüncü kişilerin bilgiye erişim hakkının da sınırlanması anlamına geldiğinden, bu tip rejimler her türlü yöntemle ifade özgürlüğünü sınırlandırma çabası içine tarihte olduğu gibi bugün de girmektedir.

Toplu etkinliklerin yasaklanmasından, tek tek etkinliklerin engellenmesine; dernek kurma koşullarının zorlaştırılmasından kurulmuş olan derneklere makul olmadığı açık olan gerekçelerle denetim süreçlerinin sıklaştırılmasına; haberde kullandığı ifadeler nedeniyle gazeteciler hakkında soruşturma açmaktan, belirli websitelerine erişimin sınırlandırılmasına dek türlü yöntemlerle baskıcı rejimler, eleştirinin kolektif bir niteliğe bürünmesinin önüne geçme eğilimini gösterir. Dolayısıyla bu tip ortamlarda eleştirinin açığa çıkmasına hizmet etmediği ölçüde ifade özgürlüğüne ilişkin araçların kullanımı serbesttir. Bunun sonucunda ise sıradanlaşmış ve tekdüze bir iletişim ortamı açığa çıkar.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesine göre ifade özgürlüğü kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanamaması, bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna etme çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. ( Anayasa Mahkemesinin 2017/34463 No’lu 13.02.2020 tarihli kararı, § 11 )

Esasında Anayasa Mahkemesinin yaklaşımının evrensel bakış açısı ile uyumlu olduğunu teorik düzlemde de olsa söylemek gerek. İfade özgürlüğü İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesinde de düzenlenmektedir. Sözleşmeye göre herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. “Paragraf, ifade özgürlüğü hakkının üç bileşenini içermektedir: Fikir sahibi olma özgürlüğü, bilgi ve fikir alma özgürlüğü, bilgi ve fikir verme özgürlüğü.” ( Bychawska-Siniarska,  2017, sf 15., çev. Av. Tuğçe Duygu Köksal )

Her zaman olduğu gibi hakların temel metinlerde tanınması ayrı, fiilen kullanıp kullanılmadığı meselesi ise ayrı bir konudur. Gerçekten de gerek Anayasa ve onun yargısal denetim mercii olan Anayasa Mahkemesi; gerekse de Türkiye’nin parçası olduğu Avrupa Konseyi sistemi ve sistemin temel metni olan İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin yargısal denetim mekanizması olan İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi, metinsel anlamda ve kararları ile insanlara ve topluluklara ifade özgürlüğü konusunda önemli bir alan vaad etse de, bugün Türkiyeli LGBTİ+’lar açısından, bu metinlerde tasvir edilen durumdan oldukça farklı bir noktada olduğumuzu ifade etmeliyiz.

Kamu otoriteleri ve onlar tarafından desteklenen medya araçları; LGBTİ+’ların itibar haklarına nefret motivasyonu ile saldırmakta olmasına rağmen ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin kurallar bu durumlarda uygulanmamaktadır. 21. yüzyılın Türkiyesinde, başkent Ankara’da, Kasım 2017’den bu yana LGBTİ+’lar, bırakalım miting gibi toplu ifade özgürlüğü hakkı kullanımını, sergi dahi açamamakta, tek kişilik bir tiyatro gösterimini bile yasaklar nedeniyle organize edememektedir. Ankara’da LGBTİ+’ların var oluşunu engellemeyi adeta varlık nedeni sayan irade İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin gibi yerellerde ise Onur Yürüyüşlerini engelleyerek topluluğun kamusal alana çıkmasını fiziki ortamda engellemektedir. Bu yasaklamaların hukuka aykırı olduğunu savunan davalar ise çoğu zaman idare mahkemeleri tarafından reddedilmektedir. Bazen bu davalar kazanılmakta, Mahkemeler evrensel nitelikli gerekçeleri ile yasaklama kararlarını iptal edebilmektedir. Ne var ki gecikmiş adalet, adalet değildir. Ve zamanı da geriye getirmek mümkün değildir.

Kaos GL’nin 2019 hak ihlali raporuna da yansıdığı üzere sansür mekanizmasının kurumsal üstyapısını temsil eden RTÜK tarafından sırf yayın içerisinde eşcinsel çiftin “var olması” gerekçe kılınarak 2019 yılında çok sayıda idari yaptırım kararı verilmiştir. Onlarca akıllı telefon uygulaması ile arkadaşlık uygulamaları yaygın olarak kullanılırken, bu uygulamanın eşcinsel erkekler tarafından kullanılan Grindr isimli versiyonu Türkiye’de Ağustos 2013’ten bu yana yasaktır. Bu yasaklamaya karşı Kaos GL tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan 2015 tarihli bireysel başvuru, hala bir karar verilmeyi beklemektedir. Anayasa Mahkemesinin websitesinde yayımlanan istatistiki bilgilere göre 31.12.2019 itibariyle 2015 yılından kalan ve henüz sonuçlandırılmamış başvuru sayısının yalnızca 168 olduğu göz önüne alındığında, böylesine geniş bir kitleyi etkilemekte olan yasağı incelemekte isteksiz görünen Anayasa Mahkemesinin yaklaşımının, kararlarında çizilen ilkelerle uyumlu olduğunu söylemek mümkün değildir.

Otorite LGBTİ+’ları yok saymakta, yurttaşlık sözleşmesi olan Anayasalarda tanınmış hakları onlara kullandırmamaktadır. İfade özgürlüğü, kullanımı engellenen haklardan biridir. Ancak Grindr örneğinde görüldüğü tek bir kişi cezalandırılıyormuş gibi yapılarak bütün LGBTİ+’lar mağdur edilmekte; 2019 İzmir Onur Yürüyüşü örneğinde görüldüğü gibi kendi hassasiyetini bütün toplumun hassasiyeti imiş gibi davranan belirli kesimlerin yürüyüş yapılmaması çağrısına harfiyen uyan kamu idaresi bütün LGBTİ+’ların hak kullanımını engellemektedir.

Bu yönüyle bakıldığında ifade özgürlüğü üzerindeki bu engellemelerin karar alıcılar açısından çarpan etkisi yaratan önemli bir silah olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

        


Etiketler: insan hakları
Nefret