02/11/2017 | Yazar: Ali Özbaş

Kitapla birlikte değerlendirdiğimizde olmuş ve olmamış yanları varsa da filmde, filme ve esere zarar vermiş anlar da var maalesef.

Cenazemiz aile arasında Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Kitapla birlikte değerlendirdiğimizde olmuş ve olmamış yanları varsa da filmde, filme ve esere zarar vermiş anlar da var maalesef.

Uzun yılar önce bayıla bayıla okuduğumuz bir kitaptı Christopher Isherwood’un “Tek Başına Bir Adam” romanı. Birkaç defa yenilere yer açmak için kitaplığımızı neredeyse tamamen boşaltıp, okuduk nasıl olsa diyerek kitaplarımızı bağışlasak da elimizde tutmayı tercih etmişiz. Hâlâ kitaplığımızda durur bu baskı.

Metis Yayınlarından 1987’de ilk baskısı yapılıp üçüncü ve bu yayınevindeki son baskısı da 2003 yılında çıkan kitabın arka kapağında; “George, Kaliforniya'da bir üniversitede ders veren elli yaşlarında, İngiliz asıllı bir profesördür. Yaşamını paylaşan arkadaşı Jim'i bir araba kazası sonucu kaybetmiştir. Ama yaşamayı sürdürmek zorundadır. Komşu evlerin çocuklarına kızarak; Aldous Huxley hakkında ders vererek; tenis kortundaki sarışın delikanlının görüntüsünü zihnine yerleştirerek; öteki öğretim üyeleriyle çene çalarak; kocası tarafından terkedilmiş bir kadın arkadaşıyla kafa çekerek. Öğrencilerine yaşı ve İngilizliği, toplumun geri kalanına ise eşcinselliği nedeniyle yabancılaşmıştır.” yazar.

Oldukça sevdiğimiz bu yazar ve kitabının 2009 yılında filmi çekilince heyecan duymamamız mümkün değildi haliyle. Belki de bu heyecan bizi aşırı beklentiye sokmuştu ve film bizde hayal kırıklığı yarattı. Ben sevsem de kitaptaki tadı vermediğini düşünüyordum. Ancak kitabı okumamızın üzerinden oldukça zaman geçtiğinden kitaptan ne gibi farklılıkları vardı, nereyi olduğu gibi almıştı hatırlamıyorduk. Zihnimizin bir köşesinde kalan kitabın verdiği tadı bu filmde bulamamıştık.

Geçtiğimiz yıl yeni baskısını birden karşımızda görünce dayanamayıp yine aldık kitabı. Yapı Kredi Yayınlarında 2012 yılında ilk baskısı çıkmış. 2015 yılında 2. baskısı çıkan kitabın arka kapağında da; “Christopher Isherwood, en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen ve Tom Ford tarafından, başrolünde Colin Firth’ün yer aldığı etkileyici bir sinema uyarlaması da çekilen Tek Başına Bir Adam’da, yalnız bir erkeğin bir gününü anlatıyor. Romanın odağında George var: Bir eşcinsel, ABD’de yaşayan bir İngiliz, bir tüketim toplumunda edebiyat profesörü ve genç öğrencilerin arasında yaşlılığın eşiğinde biri olarak tek başına bir adam.
Isherwood’un bakışı, George’un her hareketini bir kamera gibi gün boyunca yakından takip eder: Sabah kalkıp toplum içinde oynayacağı rol için hazırlanışını, çoğu Amerikalı gibi işine arabasıyla gidişini, üniversitedeki dersini ve öğrencileriyle ilişkisini, tek yakın dostu olan Charlotte’la birlikte geçirdiği akşamı. George’un, bir trafik kazası sonucu kaybettiği erkek arkadaşı için tuttuğu yas ve Isherwood’un Amerikan toplumuna dair ilginç tespitleri bütün bu olaylara roman boyunca eşlik eder. Gün geceye doğru ilerlerken, George’u hiç ummadığı bir sürpriz, okuyucuyu da unutulmaz bir son beklemektedir” 
yazmaktadır.

Her iki yayınevinde de Fatih Özgüven’in çevirisi kullanılmıştır. Dolayısıyla eski kitap bizde dursa da açıp iki çeviriyi karşılaştırma gereği duymadım. YKY tarafından basılan kitabı da hem edebi tadı yeniden almak, hem de hafızamı canlandırmak için okumaya başladım. Son 20 sayfaya geldiğimde beynimde ışıklar yandı. Bitirir bitirmez filmi yeniden izlesem de böylece yeniden karşılaştırsam, ne kadar da güzel olmaz mıydı? Olurdu, oldu da. Eh şimdi duygu, düşünce ve değerlendirmelerimi paylaşma vakti.

Öncelikle belirtmeliyim ki bir kitabın film uyarlaması birebir kitabın perdeye aktarılması olmamalıdır zaten. Yani olabilir de ama bu çeşidi nerden baksanız “okumayın yahu, işte kitap satır satır budur”, şeklinde bir görüntülü kitap okumaya döner di mi ama… Kitaptan esinlenerek çok küçük bir parçasından yapılan nice filmler de vardır. Onlar da işin bir diğer parçası. Bu filmin de dâhil olduğu çoğu film ise kitabın büyük bir kısmını ve ana kişilerini, hikâyesini kullanır ama farklılıklar da barındırır. Kimi yazılanın görsel hale getirilme imkânı olmadığından, kimi o kısmı gereksiz bulduğundan, kimi filmi kısaltmak için koymaz bazı bölümleri. Bazen de kitap anlattığı yıllarda değil de çekildiği yıllara uyarlanarak filme alınır.

Burada kitabın birçok kişisi yerini korurken değiştirilen kimi karakterler, önemli olduğu halde buraya hiç konulmayan bir kişilik, kitaptan farklı bazı gelişmeler yer alıyor. Kitapla birlikte değerlendirdiğimizde olmuş ve olmamış yanları varsa da filme bağımsız şekilde baktığımız takdirde kendi için doğru hamleler yer alsa da sonuç itibariyle filme ve esere zarar vermiş anlar da var maalesef.

Başlık olarak aldığım “cenazemiz aile arasında” benzeri bir konuşma kitapta yer almamakta örneğin. Ancak on altı yıl boyunca hayatı paylaştığı sevgilisi Jim’in öldüğü bile ailesi tarafından bildirilmek istenmez. Vicdanen rahatsız olan kuzenlerden biri arar George’u ve bildirir. İki gün içinde kaldırılacak cenazeye yetişmek için hemen bilet bakması gerektiğini mırıldandığında, nazik bir dille, katılmaması gerektiği, cenaze töreninin aile arasında yapılacağı söylenir kuzen tarafından. Hayatının bunca yılını paylaştığı sevdiği insan, aile tatili için gittiği yerde trafik kazası geçirmiş ve hayatını kaybetmiştir. Bu kaza olmasa kısa sürede kollarına koşup gelecektir. Sevgileri, aşkları, sevişmeleri, tatlı tatlı tartışmaları, aynı divanın karşılıklı birer ucunda farklı türde kitap okumaları devam edecektir oysa. Şimdi ise sevdiğinin ölü bedenine, okşayıp öpücükler kondurduğu yüzüne son kez dokunamayacak, bir kez daha bakamayacaktır bile. Çünkü George aileden değildir. 1962 yılı için hiç de şaşırtıcı olmayan bu durum belli ki Tom Ford için kitapta olmayan ama bu şekilde yaşanmıştır diye düşündüğü, insanlara ayrımcılığı hatırlatma gereği duyduğu bir sahne. Evlilik eşitliği federal mahkemece tanınmış olsa da günümüzde benzer sorunlar hâlâ yaşanmaktadır o uzak diyarlarda. Bizim topraklarda mı? Yasal olarak “hiçbir şeyi” olan partnerini hastanede ziyaret edemez, hapishaneye düşse göremez, ölse toprağa kendi gömemez çoğu eşcinsel. Birbirlerinin üstünde söz hakları yoktur.

George adında, bir üniversitede profesör, orta yaşın üstünde bir adamın bir gününü ve muhtemelen de son gününü anlatır kitap bizlere. Film ise aynı adamın bir gününü anlatsa da geriye dönüşler dolayısıyla anlatılan ve geçen süre gerçekten bir gün müdür biraz kafa karıştırır. Ayrıca film en baştan bu kişinin son gününü anlatmakta olduğu sinyalini verir. Kitapta olmayan bir “intihara hazırlık” seyircinin gözüne gözüne sokulur sık sık.

30 Kasım 1962 günü uyanır George, okuyucuyla duygularını, komşuları hakkında fikirlerini, yaşadığı evi sevgilisi ile nasıl ve niye bu evi aldıklarını paylaşır. Filmde ise bu ev sevgilisi ile tanıştığında zaten kendisinindir. En yakın arkadaşı olan Charley’i arar ve fikrini değiştirdiğini, bu geceki buluşmalarına ona gideceğini belirtir. Oysa kitapta sabahki görüşmeleri rutin buluşmalarına bu akşam katılamayacağını belirtmesi üzerinedir. Gün içinde fikrini değiştirerek yeniden iletişim kurar Charley ile ve akşam buluşurlar. Elbette bunlar filmin senaryosunu yazan ve yöneten Tom Ford’un kendi kurduğu mantık ilişkisi içinde filmde bu şekilde alınmasının hiçbir sorun içermediği bölümler.

Okula gittiğinde yaşanan diyaloglarda da bazı ufak tefek farklılıklar olsa da okul sonrası hastaneye uğrayarak ziyaret ettiği bir kadın kitapta çok çok önemli bir karakterken filmde hiç yer bulmaz kendine. Edebiyattan hayata, yaşlılıktan gençliğe, aşktan cinselliğe dair fikirlerini “kafa sesi”nden öğreniriz kitabı okurken. Burada çoğu yoktur bunların. Daha çok yas, yasla baş etme-baş edememe haline odaklanmıştır film. Üstelik bir yandan George’un yası bir yandan yakın arkadaşının kendi hayatındaki kayıpların yası ön plandadır.

Akşam yemeği için Charley’de buluşup geceyi bol bol içerek ve konuşarak, biraz da flört ederek geçirme alışkanlıkları vardır. Kitapta çizilen Charley karakteri kilo almış, gençliğinin güzelliği yerini yaşın ve yaşanan hayal kırıklıklarının çekici olmayan bir suratına bırakmıştır. Filmde bu karakter Julianne Moore tarafından canlandırılınca haliyle aynı fiziksel özellikler otomatikman silinmiş oluyor. Elbette muhteşem oyuncu Julianne Moore’la geçen bu dakikalar kitaptan paylaşılanlar ve onun hakkında öğrendiklerimizin çok azını içerse de filmin en keyif veren sahnelerinden oluyor. Kitapta art arda kadehler boşalır ve ikisi de oldukça sarhoş olmuşlardır. Filmde bunun altı çizilmez.

Öğrencisi olan Kenny ile karşılaşacağı, savaş yıllarında popülerliği tavan yapmış, deniz kıyısına hayli yakın barda geçecek buluşma ve konuşmanın gerçekleşmesi de farklılık taşır. Jim ile ilk karşılaştığı yerdir bu bar. Kenny ile de burada içip konuşmaları çok önemlidir haliyle. Okulda geçen sahnede de Kenny’nin de eşcinsel olma ihtimalinden bahsetmiştir bizlere. “Gecenin bu vakti suya girmeye var mısınız” blöfünü görüp ikisi de dalgalara doğru koştururken çırılçıplak kalan Kenny’ye yoldan geçen arabalar tarafından görülme tehlikesinden bahseder George. “Biz görülmez’iz” der Kenny, derste konuştukları, azınlıkların, ötekileştirilenlerin, genelden farklı olanların “görülmez” oluşlarına bir göndermeyle. Hiç emin olamasak da Kenny’nin cinsel yönelimine dair en somut söz bu olur. Oldukça büyük bir dalga ile yaralanan George’la Kenny eve giderler. Flörtleşme ve birbirini yoklama içeren konuşmalara rağmen ikisinden de somut bir adım gelmez. Ancak filmin başından itibaren intihar için hazırlık yapan George artık bu fikrinden vazgeçtiğini gösteren davranışlarda bulunur. En önemlisi de evin kapısını açıp dışarıya yeniden âşık olmanın getirdiği bir mutlulukla baktığında bahçesinde bir çite tünemiş olan baykuşun uçup gittiğini görmemizdir. Uğursuzluk ve ölüm anlamında kullanıldığını sıkça gördüğümüz baykuş, evin etrafında gittiğine göre ölümden, ölüm fikrinden kurtulduğunu düşünmemizi sağlar bu sahne. Kitapla film arasında büyük farklılıklar son sahnelerde de kendini gösterir. Tekrar altını çizmek isterim ki kitapta George’un intihar etmeye yönelik bir fikrini okumayız. Kaybının acısını hâlâ üstünden atamamış, çevresi ile içten içe didişen biridir ama yaşamını kimi tatsız duygularına rağmen devam ettirmekte iken kitabın son sayfalarında ölümle burun buruna gelir. Filmde ise uyanmasından itibaren günün sonunda hayatını sonlandıracak bir intihar için hazırlık yapar. Kimi mektuplar bırakır, bankadaki kasasını boşaltır, bir silahı da hazır edip, kendini vurma provası bile yapar. Ancak Kenny ile yaptığı konuşmalar sonrası hissettiği duygular onu intihar fikrinden vazgeçirir. Hazırladığı mektupları yakması en somut göstergesidir. Ancak başka bir sebeple yine ölüm ile burun buruna gelecektir.

Tıpkı sabah rüyasında ölü sevgilisinin kanlı yüzüne eğilip öptüğü gibi gecenin son rüyasında da kafasında yaralanmış kanlı bölgeye Jim’in gelip dokunmasıyla hissettirir sonunda kendisinin de ölmek üzere olduğunu.

George “İşte böyle birdenbire geldi” der son söz olarak filmde… Anlatıcı olarak dile getirdiği bu sözleri kendi bedenini kamera yukardan bir çekimle gösterirken. Ölüp ölmediğine tam emin olamayız bu görüntüyle. Birdenbire gelen aşk mı, ölüm müdür tam olarak belli değildir bahsettiğinin hangisi olduğu. Aslında farklı mıdır birbirinden aşk ile ölüm?

Modacı olarak bilinse ve hâlâ öyle anılsa da bu ilk filmiyle, ardından ikinci ve şimdilik son filmi olan “Gece Hayvanları-Nocturnal Animals” ile sinemada da sağlam bir yer edindi kuşkusuz Tom Ford. Burjuva dünyasını iyi tanıyor ve iyi anlatabiliyor. Kamerasını farklı bir dünyaya çevirdiğinde bu başarıyı tekrar edebilir mi emin değilim ve gereği var mı diye de sorarım. Tanıdığı dünyayı başarılı bir şekilde anlatmak varken bilmediği sularda boğulma riskini göze alırsa anlarız elbette.


Etiketler: kültür sanat
Nefret