25/03/2011 | Yazar: Orhan Kandemir

“Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse, bunları nereden almıştır?

“Eğer siz vermediyseniz, sizi gözetlediği bu kadar gözü nereden buldu? Kentlerinizi çiğnediği ayaklar sizinkiler değilse, bunları nereden almıştır? Sizin tarafınızdan verilmiş olmasa, üzerinizde iktidarı nasıl olabilir? Kurtulmaya çabalamanız gerekmez, yalnızca kurtulmak istemeniz yeterli... Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Fakat yalnızca onu desteklemeyin; işte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Colosse (Apollon Heykeli) gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz.” -Etienne de La Boetie
 
“Her dini, ahlaki, ekonomik ya da diğer antitezler, insanları etkin olarak dost ve düşman olarak gruplandıracak kadar güçlüyse, siyasal olana dönüşür.” -Carl Schmitt
 
Fanon’un Siyah Deri Beyaz Maske isimli kitabında olay, bir politik kâr kaynağı/aracı olarak korkunun kullanımını ve yaşanılan siyasal süreçleri anlamlandırma açısından verimli bir analiz çerçevesi sunar. Fanon, yanından beyaz bir kadın ve çocuğunun geçmekte olduğunu görür. Çocuk, Fanon’u görünce “Anne bak, bir zenci!” der. Bunun üzerine siyah adam gülümser. Çocuk aynı ifadeyi tekrar kullanır; siyah adam yine tebessüm eder fakat bu kez biraz daha az. Çocuk ve anne yaklaşmaktadır ve tam önünden geçerken çocuk yine “Anne bak zenci!” diye bağırır ve annesine sarılır korkuyla. Siyah adam donup kalmış ve adeta buz kesilmiştir. Bu olayda aslında siyah adam çocuğu korkutacak hiçbir şey yapmamıştır ama hayatı boyunca korkulacak biri olup olmadığını sorgulamak zorunda bırakılmıştır. Başkasının korkusunun kendisinde neye yol açacağını hesaplayabilirsiniz. Bizzat kendisi tarafından zamanla içselleştirilecek olan bir ayırımcılık: Apartheid. Siyah adamı görünce korkup annesinin kucağına sarılan çocuğun korkusunu gidermek için ise siyah adamın yapabileceği hiçbir şey yoktur çünkü o korkunun sebebi değil nesnesidir. Bu örnekte -herkesin tahmin edebileceği gibi- korkan kişiye hiçbir şey olmayacaktır ancak korkan, korkulandan güçlü ise ne olacağını kestirmek zor olmasa gerek. Korkunun giderilebilmesi için yapılacak tek şey, zencinin yok olmasıdır; ya yok edilecek ya da kendisini yok etmesi gerecektir/istenecektir. Aslında çocuk gerçekten korktuğu için annesine sığınmıyor; aksine, annesine sığınabilmek için korkuyor ve korktuğunu söylüyor. Yani aslında bu çocuksu ve devamlı olması halinde şımarıkça edanın altında yatan, sığınacakları annelerinden (iktidar odaklarından) hak etmedikleri bir ödül, pozisyon veya sakinleştirici bir rüşvet almak ya da zaten öyle olan durumlarını sağlamlaştırmak ve genişletmek için korkuyor görünmek. Bu korkuyu gidermek için ise nefretin/korkunun nesnesinden fedakârlık beklenmemeli çünkü buna prim verildikçe korkular yok olmuyor; aksine, politik kâr üretmeye devam ediyor ve devam ettikçe de artıyor. Çocuksu bir doğaya sahip olan bu korkunun şımartılmaya/prim verilmeye değil sadece ve sadece tedaviye ihtiyacı var. Çocuğun bu korkuyla baş etmesinin yolu, korkunun nesnesini rahatsız etmek değil; aksine, çocuğu biraz daha sağlıklı bir biçimde hayata hazırlamak ve kucağı, hep hazır bir sığınak olmaktan çıkarmaktır.
 
“Ruhen hasta olan kişiler, hasta olanın insanlık olduğunu; kendilerinin ise insanlığı ameliyat edecek cerrahlar olduklarını ısrarla savunurlar. Dünyayı bir revire çevirmek isterler. İnsanlığı masaya yatırdıklarında da ameliyatı baltayla yaparlar.” -Eric Hoffer
 
Varlık koşulları iktidara yönelik olan insanların hayatlarını, başkalarının ölümü garanti eder. Sonuçta incitilemez olmak, ancak insanı tehdit edecek hiç kimse kalmayınca garanti edilebilir! İnsanları kelimelerle bağlayarak kanla tarih yazarlar ve bir “kelime” uğruna gencecik çocuklara kendilerinin çıkarmadıkları savaşlarda siper kazdırırlar. Sahteleşmiş beyinlerindeki fikirleri, eylemleri ve tavırları, kelimelere ve anlamsız sembollere dökerken, kaleme ve mürekkebe diş geçiremeyip kelimeleri ete kemiğe büründürme ayinleriyle o kadar meşguldürler ki, böyle bir mantığın götürdüğü sonuç, ya herkese hâkim olmak ya da herkesin kökünü kazımaktır. Bütün bu fiziksel ölüm olarak yaşanılan ruhsal tehdit deneyimlerinde, Canetti’nin ortaya koyduğu gibi “diğerleriyle olan mesafe yaşamın temel dürtüsü olup çıkar.” İncinmezliğe yönelik her eğilim, böylece iktidara ve dolayısıyla ölüme yönelik olmak zorundadır. Beden yok etme teknikleri, aynı zamanda zihin yok etme tekniklerine de ön ayak olur. Yaşamımızda olup biten, tüm gündelik hayatın sadece çevremizde olanları bile yavanlaşmış bir kalite içerisinde sürüpgiderken, mesela 12 Eylül’ün Diyarbakır Cezaevi olarak aklımıza gelince, onu aklımıza takmayı akıl etmeyişimiz onun gerçek dehşetidir. Eğer bedenlere yapılan işkenceler doğal olarak akla takılmıyorsa, Auschwitz’in gaz odaları bile naif ve beceriksiz bir katliam girişimine indirgenmişçesine göz göre göre ve küstahça hayata geçirilmiş demektir. Bu anın sonrasında, siyanürün ardından verilen son nefes artık sadece sonun başlangıcıdır. Çiğneyip tükettiğimiz cesede karasevdalı olmadığımız ve ölümümüzün tadıyla kendimizden geçmediğimiz sürece, ağzımızdakini bizi yakacak olan algının yüzüne tükürmeliyiz. Şairin dediği gibi “ölülerimizin ayrı ayrı yakıldığı ocakların alevleri arasından sessizce işaretleşiyoruz.”(Artaud)
 
Uzaktan Yardımsever Kaygılar çağındayız; bu çağı yaratıyor ve onun tarafından yaratılıyoruz. Herkesle birlikte değişen gündem içerisinde gerekli gereksiz ve “Yağmurda koşan mı yoksa yürüyen mi daha çok ıslanır acaba?” naifliğinde evrenin yazgısını merak ediyoruz. Ancak çoğumuz, yaşamın her yönüne el atan çocuk ölümlerine veya kaç kuşaktır süregelen savaşa karşı çıkmak şöyle dursun, kendi görüntümüzün ayrıntılarına dair aldatmacalı bir pazarlığın da etkisiyle onu algılayacak kadar bile kendisiyle uğraşmıyoruz. Tamam, tarih görüşümüz, ruhu zenginleştirmek amacıyla tekerleğin icadının, dokumacılığın, çömlekçiliğin, gündelik estetiğin ve insanın peşinden gidebilir. Ancak tarih, kahramanlıklara, düşmanlara, fetihlere ve boyun eğişlere odaklanır. Okulun ve toplumun bize öğrettiği tarihi, ölüm belirler, canlılık değil… Bu yukarıda bahsettiğimiz unvanlarının ve rütbelerinin tınılarıyla kulaklarının duyamayacağı kadar boğuk ve sessiz kitle, eğitim yoksunu değildir; eğitim yüzünden yoksunluğa itilmiştir.
 
Kültürel kazanımların, adetlerin, geleneklerin, dilin, yani bütün kurumları ile tüm ortak varlığımızın da geçerli bir değeri var elbette. Ancak “ulusal aidiyet” kimlik duygusunu iyileştirmek için araç edilince, artık bütün çabaların hedefi “kişisel sorumluluk yerine görevleri yerine getirme alışkanlığı, kendi zayıflığı nedeniyle bir başkasının iradesine teslim olarak iktidardan pay alabilmek için de kendi özgünlüğünü bozmaktır”(Arno Gruen). “Kimlik” ve “görev”in aynı şey olduğuna inanır; “görevi yerine getirme” ve “göreve sadakat”, kimlik kazanma olarak kabul edilir. Bu durum yüzünden de “sadece düşüncelere itaat eden, dolayısıyla sevinç ve acının yaşanmasıyla oluşan duyguların açık oyununu tanımayan bir bilincin köleleşmesi ve yıkıcılaşması gerçekleşir”(Arno Gruen). Kendilerini düşüncelere teslim ederek, aslında sadece hissetmeleri gerektiğini düşündüklerini “duygu” sanırlar. Böyle olunca da, yarı varsayılan yarı vazedilen bir dünyada, çöl gibi ıssız bir diyarda, emdikleri taşla ve derilerinin gözeneklerinden yuttukları külle beslenip, haşiş yaslarını ihlal edebilme hakkını elinde bulundurmanın aldatıcı hissiyle paçayı kurtardıklarını düşünerek dolaşırlar. Unvanlarının ve rütbelerinin ötesine geçemedikleri zaman, boğuk fısıltının zorla içeriye sızmasıyla oluşabilen ve hoşlanılabilecek bir gürültüye dönüşemediği sürece sisteme özgü bir akustik aralığa kopmamacasına yapışmış -sonsuz olduğu halde sınırlı kulaklarıyla- gürültüyü reddedecekler. Fakat gürültü reddedilebildiği için hoş gelir insana. Bedeni parçalara ayrılan anonim bir kız çocuğunun, annesinin karın şahdamarındaki kan şelalesini; bu şahdamarın, annesinin çok daha kendiliğinden nitelikli, asabi ve soğukkanlı anatomisiyle çelişen uzaktaki bir kalp atışını kesik kesik yankılayan disiplinli ve tıkır tıkır biyolojik işleyişini; soluk seslerinin inanılmaz orkestrasyonunu; kaslar gerilip boşalırken hissettiği gıcırtıyı ve hareketlerini hisseden o eli; omuriliğinin kıvrılması ve buradaki gelişimin tamamlanmasını; cinsiyetinin onu orada bir değişikliğe uğratma yolunda sonradan kazanacağı tüm özgürlüğe meydan okurcasına biçimlenivermesini… Sonra cafcaflı klinik ya da çıplak ampul ışığıyla işgüzar ve memnuniyetsiz ellerin aydınlattığı bir dünyaya gelme yaşantısı… Krom aletler, steril tepsiler ya da plastik leğenler ve şıngırtılar; hatta belki bir süre için geri gitmesini gerektiren, ebenin parmaklarının hissettirdiği zorbalıkla dünyaya gelişteki gürültüyü reddederek…
 
Şimdilerde gözlerinde kalbi delen bir bakış varken, çekilmiş fotoğraftan ibaret kalan Ceylan, çocukluğunu yaşıyordu. “Olmamış olan”ın yarattığı bir çekimle ve bir söylence görkemiyle; yalnızca kendisine ait olan destansı bir çağın yarattığı çekimle… Çocuksu hayallerinin üzerinde, henüz bilginin ve sözlerin gölgesi olmadan hissettiği ve gözlemlediği; genellikle sessiz bir zamanla, tüm duygularının uyandığı, arzulu olduğu, hayalci olduğu ve dünyayı icat ettiği bir zamanın içinde yaşarken, seçildiği kategorinin tam anonimliğinde kaybolarak kendi seçilmiş ölümüne erkenden vardı. Oysa “ölüm” umuma kapalıdır. Ne var ki belirli bir kişinin ölümünün belirli öteki kişiler için taşıdığı anlam, savunmaya yönelik bilinçdışı bir şakanın altında kalır. Birinci dünyadaki bütün ölümler cinayettir ve bu cinayetlere, “zamana yayılmış intihar”, bu intiharlara da “doğal süreç” süsü verilir. Üçüncü dünyadaki ölümler daha basitçe işlenmiş cinayetlerdir; coğrafyanın belirli bölgelerinde ise örtbas edilmeleri bile gerekmez. Yönetenler ve yönetenleri yönetenler, öteden beri zamanı saat yayları üzerine gererek, ekonomiden, insan haklarından, kültürlerin katli ve dil yasaklamalarının etrafından zehirli üsluplarını kartlı kurtlu dolaştırmıştır. Doğal bir üstünlükten dem vuruyor oluşu şeklinde ayrımlaşmış güç/hak ve güçlü/haklı olmayı, aynı cümlenin öğeleri şeklinde kafasındaki kalıba uygun devrik cümleler gramerinden cami minarelerine gerdiği mahyalar diliyle konuşurken, mutlak ve mutlaka deneyimsiz bir öncelik taşıyarak vatandaşlarının oluşturduğu gövde içinde kendi gövdesini unutmuş ya da kaybetmiştir. Aşırıya kaçan bir siyasal fanatizmle tekdüzeliğinin sacayakları üzerindeki kıvrımlarında gizlenen, pıhtılaşmış, ağrılı ve durgun kan öbeklerinden kayar sözcükler. Henüz kazdığı mezarda, mezarın hemen üzerinde duran annelerimizin dölyatağından kendi ellerine düşecek olan bebeği bekleyen hem mezar kazıcısı, hem de ölümler doğuran “loğusa” bir zihniyet algısı ama elleri biraz da bizim ellerimiz olan…
 
“İktidar ve önderlik sorunu üzerinde yeniden düşünmek zorundayız… Sloganları ve klişeleşmiş reçeteleri tekrarlamak yetmez. İktidara el koymakla sınırlanmış sloganlar yerine, insanlar arasındaki ilişki ve politikayı değiştirmek gerek. Dünya çapında bayrak ve önder istemeden konuşmasını, istemesini ve mücadeleyi öğrenmeliyiz.” -Subcomandante Marcos 
 
Walter Benjamin’in yaşamı boyunca ilkesel olarak karşı çıktığı temel sorunsal, tarihsel süreç içerisinde istisna değil bir kural olarak her an ve her yerde(n) kendini (kaçınılmaz) bir süreç/aşama olarak dayatan faşizmin normalleşmesi ve normal olarak algılanmasıydı. Daha keskin bir ifadeyle, hukuksuzluğun/faşizmin normalleşmesi neticesinde faşizmin kendisini hukuk olarak sunmasıydı. Ancak Benjamin’in kavram dünyasında, “faşizm” kavramı Löwy’nin de tespit ettiği üzere Frankfurt Okulu’nun “total yönetim” ve Arendt’in “totalitarizm” dediği şeye karşılık gelir. Mardin’in de belirttiği gibi, aslında “faşizm” kavramının -Mussolini’nin faşizmi ile Hitler’in Nazizm’i olmak üzere- iki birleştirici unsuru vardır ve bu iki kavramın yerine müşterek unsurlarını içine alan bir kavram kullanılacaksa, bu faşizm değil “totalitarizm” kavramı olmalıdır. Yalnız bu tespitler bize, totalitarizmi devlet merkezli, bir siyasal sistemin/düzenin adı ve bir rejim meselesi olarak anlamlandırmanın, olağanüstü hali “istisnai ve geçici bir durum” olarak anlamamıza yol açacağı işaretini verir. Hâlbuki totalitarizm/faşizm, Rus matruşkası gibi birbirinin içinde/dışında olan üç faklı boyutta kavranmalıdır. Bunlardan biri devlet rejimi bağlamında, diğeri örgütsel bağlamda (siyasi parti, sivil toplum örgütleri vb. düzleminde), sonuncusu ise sıradan ve gündelik hayata içkin, faili belirsiz, anonim, spontane ve çoğul totalitarizmler/faşizmlerdir (Bora). Diğer bir ifadeyle, sadece kurumlar eliyle veya kurumlar aracılığıyla -yani örgütlü bir gücün nüfuzunun yaygınlaşması ve yoğunlaşması şeklinde- değil, hepimizin içinde mevcut olduğu iddia edilebilecek olan totaliter rejimler (Hoffer) sayesinde, “gündelik hayatta kendisini yeniden üretebilen, yani sadece zora dayanmayan ve zorla(n)madan -diğer bir tabirle, mevcut düzen ve durumla yetinerek dolaylı olarak onaylanan ve üretilen- bir totalitarizmin” (Vassaf) varlığından da bahsedilmelidir. Zira gündelik hayatı tüm olağanlığı ve tüm banalliği ile tehdit eden bu mikro-faşizmin, devletsi bir çatıya dâhil olması hiç de uzak bir ihtimal değil. Örneğin Bora, sıradan faşizm etmenlerinin psikolojik harp konsepti çerçevesinde kriz idaresine yardımcı bir vasat olarak devletin güvenlik aygıtınca manipüle edil(ebilin)diğini ve bu durumun devletin bekası önceliğiyle meşrulaştırılan, istisna halini yaygınlaştıran ve hatta neredeyse süreğenleştiren faşizan zihniyetin serpilmesine katkıda bulunduğunu belirtir. Meşrulaştırma faaliyeti, özellikle vatandaşların milli hassasiyetlerine gönderme yaparak gerçekleştirilir ve manipüle edilen grupların yarattığı vahamet neredeyse bir doğal afet olarak kaçınılmazlaştırılarak/doğallaştırılarak hafifletilir (Bora). Yapılacak müdahale de, oluşturulan bu “meşruiyet zemini” üzerinden garanti altına alınmaya çalışılır.   
 
Üzerinde bulunulan bu siyaset(sizlik) zeminini, ister polis (police) ile siyasetin (politics) çakıştığı/aynılaştığı ufuk (Agamben) ya da siyasi nihilizm (Fabre) -yani biyo-iktidarla birlikte ortaya çıkan post-politik (Zizek), trans-politik (Baudrillard), bir “büyük politika” (Nietzsche) ya da “megapolitik bir hiper-modernlik” (Negri)- olarak tanımlayalım, ister ise Debord’un ifadesiyle “Gösteri(ş) Toplumu”, yani hem salt seyrin bir nesnesine indirgenmiş olma hem de herkesin aynı gösterinin/gösterenin oyuncusu/gösterileni olması veya herkesin ve her şeyin tüketime konu olduğu (Baudrillard, Arendt) bir siyaset(sizlik) (al)anı ya da öteki ile ilişkinin/ilişkisizliğin flört düzeyinde kalması (Phillips) olarak… Kısacası, “aynı anda hem bir ilgi ve baskı toplumu, hem barışçıl bir toplum, hem de bir imalı/gösterişsel, amaçsız ve nesnesiz bir şiddet toplumu” (Baudrillard) olarak ta(h)rif edelim. Sonuç olarak, katı olan her şeyin buharlaştığı (Berman) (yok)yerde “bir olayın birden fazla kategoriye sokulabildiği”, hem bir teklif/beklenti hem bir tespit olarak “sağ ve solun ötesinde” bir müphemlik deneyimi (Bauman, Beck, Giddens), hem de bir imkan/tehdit olarak kesinlik işaretlerinin yok oluşuna ve belirlenemezlik durumuna denk düşen simgesel dönüşüm (Lefort) ve “müphemliğe karşı yürütülen amansız bir savaş dönemi”(Bauman) olarak belirginleşen istisna halinin süreklileştiği/normalleştiği ve kural haline geldiği bir durumda gerçek bir olağanüstü hal yaratmak ne anlama gelir? Benjamin’in temennileri, bu bağlamda yalnızca bir devrim çağrısı, bir komünist ütopya ya da salt faşizmin kendisinin veya yol açtığı istisna halinin dışlanması olarak okunduğu sürece, devlet aklı, kıskacına aldığı iktidarın çoğu zaman muktedir olamadığı yürütmeyi o an elinde bulunduran hükümetin gölgesindeki renksiz adam, karşımıza sistemin kabız olmuş yapısında bir türlü çıkmayan cinsten dışkıyla dolu eski ve siyah bir evrak çantası üretmeyi başarır. Çantadaki lügatte yazan anlamıyla “hukuk”, sözcüklere aktarılmış terördür. Bu terör yüzünden sözcükler, her türlü kişisel göndermeden uzak olmak zorundadır. Elinde pimi çekilmiş el bombasıyla kendine emanet edilmiş canlara kast ederken bile “zayiat”ın adına “eğitim” tanımlı bir yığın evrak üretebilir. Bu terör yüzünden, hiç kimse olan herhangi biri, herhangi biri olabilen hiç kimseyi yargılar. Yargının soyut doğası yüzünden de suç soyut olup çıkar. Sonunda görürüz ki, geriye kalan tek şey acıdır; hiç kimsenin çektiği, hiçbir şey için çekilen… Acının yersiz yurtsuzluğu, uğruna acı çektiğimiz şeydir ve bu hepimiz için geçerlidir. Bütün yargıçlar ve onların bütün kurbanları için…


Etiketler:
Nefret