10/12/2019 | Yazar: Damla Umut Uzun

Beyaz bastonla yaşadığım ilk rahatsızlıklara rağmen, bu durum oldukça özgürleştiriciydi. Beni queerliğimden ötürü dışlayacak insanlar, engelimden dolayı bunu fark etmedi bile.

“Engelli oluşum queerliğimi gizledi ve böyle olmasını ben istedim” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Amit Dhar'n “My disabilities masks my queerness and I prefer it this way” isimli yazısının Türkçeye çevrilmiş versiyonudur.

“40 yaşına gelip neden evlenemediğim hakkında sorular sorduklarında insanlara ne cevap veriyorsun?” Geçenlerde Delhi'de yaşayan 78 yaşındaki babama bunu sordum. “Onlara göz problemlerin olduğunu ve şu anda resmen kör olduğunu söylüyorum” dedi.

Hem o hem de annemin, hayatım hakkında soru soran meraklı insanlara bir cevap olarak bu yersiz sözleri kullandıklarından şüphelenmiştim, ancak bunu babamın kendi ağzından duymak istedim. Bunu söylerken babamın özellikle yapmacık bir ifadeye büründüğünü, yavaşça göz kırpıp soru soran kişi sessiz kalana ve konuyu değiştirmek zorunda kalana kadar uzaklara bakacağını biliyordum. Annemin yanıtı muhtemelen çok benzer, ancak gözlerinde bir bulutlanma belki de biraz keder olabilir. Öte yandan, konu değişir değişmez ikisinin de çabucak düzeldiği kesin.

Aslına bakacak olursak, bu basit kaçış ikisini de on beş yıl önce onlara queer olarak açıldığımda söylemeleri gerekenlerden “kurtarıyor”. Cinselliğim hala ne tartışmakta tamamen rahat oldukları bir şey, ne de açıkça dile getirdikleri bir konu.

Kendileri için de etkili buldukları bir kaçış. Resmen kör ilan edilmeden önce, gözlerimdeki rahatsızlık ve yaklaşan sakatlık endişeleri, cinselliğimle ilgili hissedebilecekleri utanç veya korkudan ağır basıyor gibiydi.

Hayatımda engelliliğimin gücünü çok sonraları cinselliğim ve akışkan cinsiyet kimliğimle ilgili soruları susturması ve engellemesiyle anladım.

Üniversiteden sonraki ilk işim, 22 yaşında Mumbai’deki Fortune 50 tüketici ürünleri şirketindeydi. Burada özel hayatımla ilgili zoraki sorulara maruz kaldım ve toplumun benden beklediği şekilde maskülen olmamama dair kötü muamele gördüğümü hissettim. Erkekliğin ve ‘biraderliğin’ keyfinin tadını çıkaran, tamamen erkek bir ekibin tanışık olduğu gülüşlerin ortasında, satış bölümünün başkan yardımcısı tarafından zarar görmem pahasına art niyetli sorulara maruz kaldım. Bundan sonra ondan hep kaçındım ve ekibiyle görüşmekten de korktum.

Onun uygunsuz davranışlarını kendi müdürüme -bir kadın- bildirdiğimde, müdürüm incinmiş hissetmekten veya beni korumaya çalışmaktan daha çok onunla doğrudan yüzleşmenin bırakacağı etkilerden korkuyor gibiydi.

Ufak bir kasabada büyüyüp bir erkek okuluna giderken zorbalığa uğramaya alışmıştım ama maruz kaldığım bu durum daha inciticiydi, çünkü bu kez zorbalık yapanlar Hindistan’ın en iyi okullarından dereceyle mezun olmuş orta yaşlı yetişkin erkeklerdi. Bu süreçten sonra kendimi sinirsel bir çöküşün ardından iki yıl boyunca haftada üç kez işten sonra gizlice gittiğim yoğun bir psikanaliz süreci içinde buldum.

Hindistan’da çalıştığım yıllar boyunca hiç kimseye gözlerimi etkileyen ve lisede sağ gözümde tam körlüğe neden olan, art arda retina dejenerasyonuna yol açan irsi sarı nokta hastalığından bahsetmedim. Sol gözümün görme yetisi de sınırlıydı ama ‘normal’ bir miyop görüş bozukluğum olduğu konusunda kolaylıkla numara yapabiliyordum. Gözlerimin durumundan kimseye bahsetmiyordum, çünkü bunun beni daha çok ötekileştireceğinden korkuyordum.

O zamanlar, bunun işimde hiçbir etkisi olmadığını hissediyordum ama geriye dönüp baktığımda bunun, işteki insanların beni algılayış biçimlerini kesinlikle etkilediğini düşünüyorum.

Koridorlarda yürürken genellikle insanları gözden kaçırıyor veya insanlarla yüz yüze geldiğimde yukarı bakar gibi görünüyordum; bu da ‘imaj-odaklı’ kurumsal dünyada zararlıydı.

2005 yılında ABD’de bir yüksek lisans programına başlamaya dair şiddetli isteğim de aslında maruz kalınan sürekli haldeki kişisel müdahaleleri, normal ve anaakım sayılan şeylerin uçlarında yaşayan herkesi cezalandıran ataerkil iş kültürü ile ‘kurumsal Hindistan’dan kaçma hayalimden geliyordu. Bu ortamda geleceğimin en iyi haliyle bile umutsuz ve kasvetli olduğunu ve şansımı başka bir yerde denemenin belki de onurlu bir yaşam sürebilmem için tek şansım olduğunu fark ettim.

Amerika’nın en iyi işletme okuluna başladığımda, açıkça bir zorbalıkla karşılaşmadım ama gündelik Amerikan yaşamında toplumsal cinsiyetin ne kadar önemli bir rol oynadığını çabucak anladım.

ABD’de de Hindistan’da olduğum kadar ‘tuhaf biri’ idim ama bu seferki tecrübelerim yeni bir kültürü öğrenme, yeni bir aksan geliştirme ve (müstakbel işverenlere karşı kendimi nasıl pazarlayacağıma dair) kendime yeni bir ‘yol’ çizme gibi ekstra zorluklar içeriyordu.

Daha önceden yapmış olabileceğim hiçbir şey beni yüksek lisansımı tamamladıktan sonra tam zamanlı bir iş bulduğumda karşılaşacağım zor zamanlara hazırlayamazdı.

Kampüs içi iş görüşmesi süreçleri boyunca, bir dolu mülakat sorusu için vereceğim cevaplara harıl harıl çalıştım, vaka ve telefon mülakatlarının hepsinde başarılı oldum ama yüz yüze görüşmeler sonrası acımasızca reddedildim. İnsan kaynakları kişilerinden aldığım geribildirimler -eğer verdilerse- ‘Özgüvensiz görünüyordunuz’dan ‘Baskıyı kaldıramayacak birine benziyorsunuz’a kadar değişen muğlak beyanlardı. Bugün bile ABD’de LGBT kişilerin işsizlik oranlarının ulusal ortalamanın iki katı olmasının sebebi de aslında bu.

Okulda iyi niyetli bir kariyer koçu beni karşısına oturtmuş ve şöyle demişti: “…erkek gibi davran. Biliyorsun işte, John Wayne gibi falan…” O zaman, bu kültürel referanstan bihaber bir halde, bu Amerikan maskülenliğinin kalesi gibi görünen tipi googlelamıştım.

Bu İK kişisi bana birinin elini “erkek gibi” sıkmanın, omuzlarımı dik tutmanın, mülakatı yapan kişinin gözlerine özgüvenli ve derin bakışlar atmanın ve zamanında yavaş ve dikkatli konuşmamdan kaynaklı ergenliği atlatamamış tiz sesimi ‘dengelememin’, ‘adamakıllı’ yollarını gösterdi. Kısacası bana nasıl ‘erkeksi’ olunacağına dair hızlandırılmış bir kurs verdi. Bu anlattıkları, Amerikan Ataerkilliğinin ve maskülenliğin kurumsal kurallarının el kitabıydı.

Eğer ebeveynlerim beni her daim engelliliğim (ve onunla birlikte gelen önyargılar) üzerinden görmeyip bu erkeklik kavramlarını bana daha genç yaşlarımda aşılasaydı, bir yetişkin olarak bu toplumsal cinsiyetli dünyaya karşı daha hazırlıklı olabilirdim. Ama sonuçta, çocukluğumdaki engelli halim, şu andaki daha doğal ve (toplumsal cinsiyet açısından) akışkan halime gelmemde bana bir çeşit koruma sağladı.

Okula geri döndüğümde, ‘Neden senin aleyhine olabilecek bir şeyi konuşasın ki?’ veya ‘Kimse yüzüne karşı bir şey demeyecek ama içten içe bu işi gerçekten yapıp yapamayacağını merak edecekler’ gibi pratik tavsiyelerle görme engelimi açık etmekten vazgeçtim.

ABD’de bir yetişkin olarak bazı şeyler gerçekten de o kadar farklı değil.

ADA (Amerikan Engelliler Yasası) tarafından yürütülen aktivizm, işverenleri hem engelli kişilere iş imkânı sağlama zorunluluğu hem de engelli bir kişiyi kovmaları durumunda ortaya çıkabilecek yasal haklar açısından endişelendiriyor. ABD’de körler  için işsizlik oranının %70-75 civarında olması bu yüzden şaşırtıcı değil. Ayrıca bu oranlar, kendi eğitim ve tecrübe seviyelerinin oldukça altında işlerde çalışan körleri içermiyor.

Ben ne engelimi ne de cinselliğimi hiçbir potansiyel işverene açık etmedim. Gözyuvarlarım normal halinde yukarı, yani karşımdaki kişinin başının üstüne bakıyor gibi görünür. Bense gözlerimi zorla eğiterek karşımda mülakat yapan kişinin göğsüne bakmaya ve böylelikle gözlerinin içine bakıyormuş gibi görünmeye alıştım çünkü bu ‘başarılı bir işe alım’ için gereken iletişim hissini sağlıyordu. Bunun yanında, yavaş ve özgüvenli konuşuyor ve vücut dilimin karşımdaki kişinin beni algılayış biçimini nasıl etkilediğinin farkına varıyordum.

Yüz yüze mülakatlar sırasındaki dikkatle planlanmış rol kesmelerim, en son kampüs içi işi almamda bana yardımcı oldu.

ABD’de sonraki dokuz yıllık çalışma döneminde, 2008-2009’da yaşanan büyük bunalım ve buna bağlı iş belirsizliği ve yeniden yapılanma gibi ekonomik çalkantılara rağmen işimde başarılı oldum. İşteyken benden beklenenleri yapmakta hiçbir problem yaşamadım ve hatta yeteneklerimi çeşitlendirmeme olanak sağlayacak farklı pozisyonlara bile yöneldim.

İnsan Kaynakları tarafından verilen işyeri duyarlılığı eğitimi, yıllar önce çok sayıda işyeri karşıtı ayrımcılık davası sebebiyle oluşturulan ABD’de kapsayıcı bir iş kültürü oluşturma vurgusu ve ilerici şehirler ve büyük şirketlerin LGBT kişilere karşı kültürel tutumlarındaki aşamalı değişim, beni görünür queerliğim dolayısıyla oluşabilecek rahatsızlıklardan korudu.

Çok şükür, kimse benim feminen sesimle dalga geçmedi veya el hareketlerimi taklit edip ben konuşurken birbirine yan yan bakışlar atmadı.

Bilerek seçtiğim kadın liderli ya da fazla sayıda kadın çalışan olan ekiplerde, günden güne kendimi daha çok ekibin içine dahil olmuş ve takdir görmüş hissettim. Öte yandan, rahatsız olduğum ya da eşit şartlarda değerlendirilmediğim birkaç durum da oldu; bir keresinde bilmeden heteroseksüel erkek bir müdüre (eski bir futbol yıldızı ve 6 kişilik bir ailenin reisiydi) rapor verdiğimde ya da şirket içinde bazı hetero erkek işe alım müdürleriyle pozisyonlar hakkında mülakat yapmaya çalıştığımda iş görüşmelerinde çokça kullanılan “uygunluk/ uygun olma” (sevilebilirliğe dair bir güzelleme) bir endişe unsuruna dönüşmüştü.

Neyse ki çalıştığım şirket çok büyüktü ve çalışmak istediğim ekip ile ilgili bir sürü seçeneğim vardı. Bazen şirkette kurumsal basamaklarda yukarı çıkmıyorum diye -unun sebebi öncelikli olarak işe alınmamam ile aynıydı- kendimi bıkmış hissederdim ama aslında kimsenin beni küçük görmeye çalışmaması sebebiyle çoğunlukla rahat hissediyordum.

İlerleyen görme engelimden de kimseye bahsetmedim. Bu süreçte Hindistan’a gitmekten ve her türlü ailevi meseleden kaçındım çünkü hala neden “düzenimi oturtamadığım” (bir başka deyişle evlenemediğim) sorulacaktı.

Sonra Mart 2016’da 37 yaşındayken bir görme testi sonucu yasal olarak kör teşhisi aldım. Sol gözümdeki görüş kabiliyetim, uzun yıllar süren maküler dejenerasyon nihayetinde sık görülen şekilde kendi sınırına ulaşmıştı.

Birdenbire engelliliğim hakkında herkese açılmaktan başka hiçbir seçeneğim kalmadı. Hafta sonları beyaz baston kullanma dersleri almaya başladım. Kör veya görüş kabiliyeti kısıtlı insanlar için en büyük engellilik ifşası aracı olan beyaz baston ile görülmek en başlarda beni acı verecek şekilde utandırmıştı. İnsanların merhametli ve acıyan bakışlarını güçlü bir şekilde fark ediyordum. İşe ilk bastonla gidişimde, bazıları şaşırdı, diğerleriyse dehşet ve korku olarak tariflenecek şeyler yaşadı.

Engelli olarak açılmanın ilginç bir getirisi, hetero erkekler bana karşı artık oldukça nazik ve arkadaş canlısı oluverdi, kalabalık havaalanlarında bana yardım teklifinde bulundular otobüslerde yerlerini verdiler, karanlık konferans salonlarında bana rehberlik etmeye gönüllü oldular ve şimdiye kadar hiç deneyimlemediğim bir saygı ve korku karışımı içinde bana bakarak halk arasında hiçbir rahatsızlık hissetmeden elimi tutabildiler.

Bu durum, beklenmedik bir şekilde hamile bir kadının ayrıcalıklarını ele geçirmişim gibi hissettirdi.

Queerliğim artık kimliğimin odak noktası değildi ve hatta artık bir problem de değildi.

Peki bu, gözleri gören hetero erkeklerin kör olmaya dair hastalıklı bir korkusu olabilir mi?

Muhtemelen bu, toplumun beklediği şekilde maskülen olmanın zorunlu bir kaybını temsil ediyor. Şimdiye kadar olageldikleri ‘sağlayıcı’ ve ‘koruyucu’ konumdan yetişkin hayatları boyunca en ufak bir iş için bile başkalarına bağımlı bir hale geçmek (çünkü körlük deneyimiyle ilgili birçok kişinin kafasındaki stereotip bu) bu erkeklerin kâbusu. Fark ettim ki ataerkiyi ve belirgin toplumsal cinsiyet rollerini destekleyen kadınlar da tam tamına aynı tepkileri veriyorlar.

İşte bu anlattığım, körlüğümün hem Hindistan’da hem ABD’de kimliğimin odak noktası olması ve queerliğim üzerindeki dikkatleri dağıtmasının hikayesi.

Şimdiye kadar başka öteki kimlikleri olan engelli insanları sıklıkla merak etmiştim. Eminim ki bu deneyimler, engelliliğe bağlı olarak oldukça çeşitlilik gösterirken öte yandan da cinsiyet ve toplumsal cinsiyet de dahil sınıf, kast, din ve farklı coğrafyalar gibi birçok faktörle de ilgilidir.

Benim için beyaz bastonla yaşadığım ilk rahatsızlıklara rağmen, bu durum oldukça özgürleştiriciydi. Vazgeçilen algıların dolambaçlı hesapları yüzünden, beni queerliğimden ötürü dışlayacak insanlar, engelliliğimden ötürü bunu fark etmedi bile. 

Bu durum da queerliğime bahşedilmiş bu görünmezlikle ilgili nasıl hissediyorum sorusunu beraberinde getirdi. Şunu açıkça söyleyebilirim: bu kim olduğuma dair bütünlüklü bir konuşmaya izin vermiyor, özellikle de Ulusal Açılma Ayı gibi queer kişilerin yavaş ama istikrarlı kabulüne katkıda bulunan kampanyalar veya Onur Haftası gibi zamanlarda.

Bana göre queerliğim hep mahrem bir şeydi ama maalesef görünür dışavurumları sebebiyle kamusallaştı. Onun artık kimliğimin odak noktası olmamasına dair bir rahatlama hissediyorum. Biliyorum ki bu herkesin tecrübesi ya da tercihi değil, ama bunun tamamen benim yapacağım bir seçenek olduğuna gerçekten inanıyorum.


Etiketler: yaşam
Nefret