29/10/2008 | Yazar: Barış Sulu

‘Türkiye’de Eşcinsel Olmak’ söyleşi dizisinin ‘Eşcinsel ve Kürt Olmak!’ bölümüne Diyarbakır’dan Fırat Kaya ile İzmir’den Salih Canova konuşmacı olarak katıldılar. Konuşmacılar, eşcinseller arasında ‘Kürt olmak’ ile Kürtler arasında ‘eşcinsel olmak’ üzerine deneyimlerini paylaştılar.

‘Türkiye’de Eşcinsel Olmak’ söyleşi dizisinin ‘Eşcinsel ve Kürt Olmak!’ bölümüne Diyarbakır’dan Fırat Kaya ile İzmir’den Salih Canova konuşmacı olarak katıldılar. Konuşmacılar, eşcinseller arasında ‘Kürt olmak’ ile Kürtler arasında ‘eşcinsel olmak’ üzerine deneyimlerini paylaştılar.

KAOS GL – 29/10/2008

Tarih: 19 Ekim 2008

Yer: Orta Dünya Kafe - Ankara

Konuşmacılar: Salih Canova, İzmir & Fırat Kaya, Diyarbakır

Fırat: Türkiye’de eşcinsel olmak söyleşilerini incelediğimde kafamda bir format olarak canlanan, eşcinselliğin kocaman bir küme; işçi, gazeteci, kadın vs. olma hallerinin de bu büyük kümenin alt kümeleri olmasıydı. Kürt olmanın da bu alt kümeler zincirine eklenmesi beni çok sevindirdi. Bunun için Kaos GL’ye teşekkür ediyorum.
Söyleşiye bir Fransız tarihçinin Kürtlerle ilgili aforizmasıyla başlayacağım. ‘Kürtler tarihin üvey evlâtlarıdır’ aforizmasını onayan örnekleri bir Kürt fenomeninin kendini tamamladığı 7. yüzyıldan itibaren görmeye başlıyoruz. Kürtler gerek sosyokültürel gerek sosyopolitik varoluşlarını tamamlayıp, maddi kültürlerini oluşturduktan sonra bir Kürt sorunu da tarih sayfalarına geçmeye başlıyor. Ben nerden başlayabilirim diye düşündüm, aklıma 1. Dünya Savaşı ve sonrasından başlamak geldi ama baktım ki ittihatçıların politikasıdır, Ermeni sorunudur, İslâm politikasıdır, Kürtlerin yayıldığı büyük coğrafyada meydana gelen isyanlar derken geniş bir envanter oluştu. Bu yüzden Kürt sorununu Türkiye üzerinden tartışmak daha uygun bir seçim olacaktır.

Bugün Dünya’da 30 milyonun üzerinde Kürt var. Türkiye’de yaklaşık 15–20 milyon civarında Kürt yaşıyor. Dünya halkları içerisinde böyle bir nüfusa sahip fakat kendi devletini kuramamış sayılı halklardan Kürtler dolayısıyla Kürt tarihsel serüveni de temelde bir devlet kurma mücadelesidir. Devlet kurmaya giden yolda bir takım özerk bölgeler, otonomiler edinilmiş daha öncesinde yine birtakım krallıklar kurulmuş fakat ömürleri çok uzun olmamıştır. Kürt nüfusu dağılım gösterdiği coğrafya itibariyle de emperyalist güçlerin kedi fare oyununa bir şekilde âlet edilmiş, istilalar karşısında savunmasız kalmış kendi entelektüelizmlerini geliştirmek ve Kürt kültürüne yönelik asimilâsyona karşı güçlü olabilmek için çareyi devlet kurmaya çalışmakta bulmuşlardır. Bunlarla ilgili birkaç örnek vermek istiyorum. Örneğin 1946’da İran Mahabat otonomisi kurulmuş ve 11 ayın sonunda yıkılıp, yöneticileri katledilmiştir. Yine aynı şekilde 1920 ve 30'lu yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetinde bazı ilçelere özerklikler tanındı. Sonrasında Sovyet Rusya’nın yıkımına doğru o özerklikler de kaybedildi. Tarihte yine bazı Kürt krallıkları, prenslikleri kuruldu fakat onların ömrü de çok uzun olmadı. Şimdi bu otonomilerin elde edildiği dönemlere bakıldığında ortak bir nokta göze çarpıyor. Kürtlerin otonomi, özerklik talepleri, diyalog çağrıları kısacası Kürt sorunu o ülkelerin iç savaş halinde oldukları ya da başka bir devlet tarafından işgal altına alındıkları dönemlerde aktüel yaratmış ve kabul görmüş fakat o ülkeler yeniden güçlendiklerinde tarih tekerrür etmiş ve bir şekilde verdikleri özerklikleri kanla, zulümle geri almışlardır. Bunlar Türkiye’de de yaşandı. Örneğin Osmanlı devletinde Kürtlerle ilgili ilk veriler 1. Selim zamanında ortaya çıkmış. Osmanlı devleti ile Kürtler o dönem ittifak yapmışlar ve birlikte savaşmışlar çünkü. Türkiye’de ise ilk kez Sevr anlaşmasında Kürt Sorunu resmiyet kazanmıştır. Örneğin Sevr’in 141. Maddesi, ‘Türkiye cumhuriyeti ırk, dil, din ayrımı yapmadan bütün halkların özgürlüğünü taahhüt eder’ diyor. Bunun uygulandığı sürece baktığımızda şunu görüyoruz. O zamanlar Türkiye işgal güçlerinin elinde bulunuyor ve ittihatçıların aslında bunu isteyerek yapmadıkları bariz. Çünkü akabinde yapılan Lozan barış anlaşmasında Kürtlerle ilgili hiçbir veriye rastlamıyoruz. Her şeyi ince ince anlatmayacağım elbet ama aynı zamanda Kürt mücadelesinin alevlendiği dönemler olan ve bizlere yapılan büyük haksızlıkların tarihlerinden bahsetmek istiyorum parça parça. Dikkatinizi çekmek istediğim 1932 yılında çıkarılan sürgün yasası. Bu yasada amaçlanan Kürtlerin bulundukları bölgelerden batıya sürgün edilerek yerleştirildikleri yerel birimlerin nüfusunun %5’i oranında dağıtılmaları. Yine aynı şekilde batıdaki insanlar da Kürt bölgelerine yerleştirilip o bölgelerin Türkleşmesine katkıda bulunulacaktır. Şimdi siz içler acısı bir savaştan çıkmışsınız ve kıtlıkla mücadele ediyorsunuz ama bugünün parasıyla trilyonları bulan harcamalar gerektirecek bir sürgün yasası çıkarabiliyorsunuz. Bu tam bir çılgınlık. Yine 1946’da bir toprak reformu yapıldı. Bu reformda ağaların tarlalarında çalışan işçi, kiracı-köle köylüler yok pahasına bir yaşam mücadelesi veriyorlardı. Devlet bir şekilde buna el atmak istedi. Köleleştirilen köylülerin bir şekilde haklarını kazanmaları için bir toprak reformu yaptı. Böylelikle köylüler az da olsa kendilerine ait topraklara kavuşacaktı. Fakat bu reform doğuya hiç gelmedi. Oradaki toprak ağaları daha zengin oldu, burjuvalaştılar, köylüler içinse hiçbir şey değişmedi. Denilebilir ki devlet o insanları acımasız ağaların insafına bırakmıştır.

Bunun dışında 1940'lardan sonra 50-60’lı yıllardan bahsetmek istiyorum. O yıllarda Kürtler kendi dillerinde kitap, gazete, dergi vs. yayınlamışlardır. Bu dönemde Kürtler içerisinde okuryazar oranı da paralel olarak artmıştır. 60 darbesinden sonra Kürt yazarları ve aydınları hapse atıldı, Türkiye genelindeki üniversitelerde Kürt kökenli akademisyenler, öğretim üyeleri üniversitelerden atıldı. 70'li yıllarda bunu aynı politikalar izledi. Burada size bir örnek vermek istiyorum. Başbakan Cevdet Sunay 1960’da Diyarbakır'da yaptığı bir konuşmada şöyle diyor. ‘Kürt yok, herkes Türk. Ziya Gökalp’ın toprağı Kürtlere ait olamaz yalnız burada değil tüm doğuda herkes Türk’tür’ buradan 80 dönemine geçiyoruz. O faşist, darbeci devletin bir ibaresi var Kürtlerle ilgili. Kenan Evren’den bahsediyorum tabii ki. Şöyle diyor, ‘Kürtler var ama biz onların Türkiye’yi bölmelerine izin vermeyeceğiz ve bunun için elimizden gelen her şeyi yapacağız’. Burada şöyle bir ayrıntı var. 1960 ve sonrasında seksene gelene kadar Kürtler yok sayılmış, ‘Dağlı Türkler’ gibi sıfatlarla tanımlanmışlardır. Seksenlerde ise Kürtlerin varlığı kabul edilmiş yalnız Kürtlerin yaptığı bütün eylemler ya da yalnızca Kürt olmak başlı başına bir terör unsuru olarak nitelendirilmiştir. 1980'lerde PKK sürecini, şiddete karşı olan bir insan olarak aslında bu savaşın çıkmasını hem Türkler için hem de Kürtler için büyük bir felâket olarak nitelendiriyorum ben. Savaş çıktıktan sonra özellikle köyler biliyorsunuz yakıldı, yıkıldı. Sivil halk politize oldu/edildi. Şöyle ki asker gidiyordu bir köye, diyordu ki siz koruculuk yapmazsanız bu toprakları terk edeceksiniz. PKK da bir yandan şöyle diyordu. Eğer siz devletle iş birliği içinde olursanız sizin köylerinizi yakarız. Bu iki uç arasında sivil halk mahvoldu. Bu insanlardan koruculuğu kabul edenler oldu. Bir şekilde barınma hakkı kazandılar. Koruculuğu reddedenler ve o savaş ortamından bunalan insanlar şehirlere göç ettiler. Köyden gelirken yanlarında hiçbir şey yoktu. Arkalarında bıraktıkları hayvanlar öldürüldü, köyleri yakıldı. Bunu her iki taraf da yaptı. Sonra bu insanlar parasız pulsuz bir şekilde şehirlerin varoşlarına yerleştiler. Tabii onların arasında eşcinsel Kürtler de vardı.

Burada ben Kürtlerle yaşayan bir Kürt eşcinsel olarak izlenimlerimi paylaşmak istiyorum sizinle. Diyarbakır’da yaşıyorum ve Diyarbakır tıpkı Joyce’un Dublin’i gibi sembolik bir tutsaklıktır bende. Benim annem Türk babam Kürt. Çocukluğumun Diyarbakır ile Zonguldak arasında geçmesi bir şekilde kendimi bu kültürel ayrışmanın odağında bulmama neden oldu. Zonguldak’ta yaşadığımız dönemler, annemin ailesinin bana yaklaşımlarından ortada bir tuhaflık olduğunun ayırtına varmaya başladım. Kürttüm ve bu yeterliydi. Ki sonrasında eşcinselliğimi keşfetmemle bu yabancılaşma berkildi. Diyarbakır’da yaşıyorum dedim ki politik bir referans noktası olması, yatay bir yoksulluk ve yoksunluğun ablukasında, Türkiye’nin bir çok yerinde yaşanan sağlık, eğitim, istihdam gibi birçok sorunla boğuşması, yıllarca o halle yaşamış ve o halin terkisinde içine kapanık, özgüvenden yoksun, bireyselleşmeye emekleyen insanlarıyla hayalet bir şehirde yaşıyorum demek istiyorum. Dediğim gibi eşcinselliğimi keşfettikten sonra Diyarbakır’daki eşcinsel arkadaşlarla tanışmak istedim. Sonrasında bir şekilde eşcinsel bir arkadaşla tanıştım ve bunu Diyarbakır’daki 30’a yakın bir eşcinsel çevre izledi. O arkadaşların nasıl yaşadıklarını, neler yaptıklarını vs. öğrendik. Zamanla alıştık birbirimize, sık sık görüştük, sorunlarımızı paylaştık… Tabii bu süreçte aklımıza gelen ilk şey bir sivil inisiyatif kurmaktı. Evlerde buluşma olayları devam etti. Sonrasında toplantılar yapıldı, Kaos ile iletişime geçildi. Sonrasında özel nedenlerden dolayı ayrıldım o inisiyatiften şimdi onlar çalışmalarına devam ediyorlar. O dönem beni dumura uğratan görüştüğüm eşcinsel arkadaşların öğrencisi olsun, işçisi olsun, varlıklı olanı olsun, yoksulu olsun hemen hemen hepsinin seks işçiliği yapmasıydı. Sonrasında o mekanizmayı biraz açmaya çalıştık. O bölgenin koşulları ki bahsettim ve OHAL’in getirdiği çekingenlik, asosyallik bir yerde eşcinselliğin özgür güdüsünde patlıyordu fakat bu post modern refleks yanlış bir şekilde yoğruluyordu ve eşcinsellik seks işçiliğine çok yakın olan bir halmiş gibi algılıyorlardı. Şöyle de diyebilirim belki acımasız gelecek size ama seks işçiliği eşcinsel arkadaşlar için bir ‘gey ikonu’ olmuştu. Kendi haklarını arayacakları bir ortamın var olduğundan, misal Kaos GL gibi bir kurumun olduğundan bile habersizlerdi. Şimdi seks işçiliğinin getirdiği tuhaf bir alımlama var. O kadar meşrulaştırılıyordu ki arkadaşlar arasında aynı zamanda fazlasıyla izole yaşamaları buna zemin hazırlıyor. Keza birçok arkadaşımız yıllarca ensest ilişkiye zorlanmış, kaçırılmış, işkence edilmiş, eve hapsedilmiş fakat buna çözüm bulma konusunda yalnızlık çekmiş ve bu meşrulaştırmalarla da birbirlerini yalnızlaştırmışlardı. Bu ekstrem olaylar alışkanlık haline dönüşmüş, çok rahat bir şekilde dalga geçilen şeyler olmuştu.

Bunların yanı sıra arkadaşlar arasında köyden yeni göç eden insanlar da vardı. Köyden geliyor, gözünü şehirde açıyor falan ve sonra o seks işçiliğini meşru kılan ortamda ilişkiler kuruyor. O da bir anda her şeyden feragat edip seks işçiliğine yöneliyordu.
Ben biraz da Kürt maddi kültüründeki homofobiden bahsetmek istiyorum. Kürtler homofobiktir. Bu homofobi nereden geliyor. Biliyorsunuz Kürtler devletsiz bir halk oldukları için, resmi ideolojinin temsil ettiği erki, yasayı, bayrak gibi simgeleri aşiret kültüründe eritmiş aile içi bağlarla berkitmiştir. Ve aşiretin temsilcisi erkektir. Erkek yasa uygulayıcısıdır, yiğittir, ailesine o bakar, dış dünya ile olan ilişkileri o düzenler. Kadın ise evdedir, çocuklarına bakar. Antropolojik birkaç kitaba bakmıştım orda daha ayrıntılı bilgiler var. Tüm bunlar da Kürt toplumunun fazlasıyla ataerkil bir toplum olduğunun göstergesi. O feodal yapının uzantılarına birçok pratikle şahit oldum. Örneğin çocukluğumda ve ilk gençliğimde Diyarbakır’a geldiğimde daha bir erkek olmak istiyordum. Konuşmamla, oturup kalkmamla, giyim kuşamımla hep nasıl daha fazla erkek olabilirim diye çırpınıyordum. Çünkü parlak bir çocuktum ve dikkat çekiyordum. İşte ‘oğlan’, ‘bozo’ gibi dışlamalara maruz kalıyordum. İnsanlar bir erkeğin nasıl olması gerektiğini bir şekilde dikte ettiriyordu. Ki o dönem eşcinselliğimi bile keşfetmemiştim henüz.

Salih: Fırat daha çok tarihsel süreçten bahsetti. Ben Kürtlerin yaşadığı bölgede yaşayan bir Kürt değilim ve oraya dair söyleyeceğim çok şey yok. Kendi bulunduğum yere dair kişisel deneyimlerimden hareketle bir şeyler anlatacağım. Buraya gelmeden önce bu söyleşinin neden yapıldığına, Kürt ve eşcinsel sözcüklerinin nasıl yan yana geldiğine dair bir soru gelmişti. Yargılayıcı bir soru değildi ama biraz da bu soruya yanıt olabileceğini düşünüyorum söyleyeceklerimin.

Ben Fırat'ın sürgün diye tabir ettiği ve Orta Anadolu’da bir şehirde yaşayan Kürtlerden biriyim; çocukluğum Orta Anadolu'da bir köyde geçti. Yaşadığım köyün bağlı olduğu ilçe Türk nüfusunun yoğun olduğu bir ilçeydi. Her perşembe orada pazar kurulurdu ve annemle oraya giderdik. Anlattığım dönemin benim ilkokul birinci sınıf zamanımı düşünürsek, 1983-84'lü yıllar, darbenin hemen sonrası. Teyzem Almanya'da bulunan bir köylümüzle evlenip Almanya'ya gitmişti. Teyzemle annemin birbirleriyle iletişim kurabilmelerinin tek yolu pazar için ilçeye gittiğimiz günlerde PTT'den yapılan ödemeli aramalardı. Eğer teyzemler karşıdan ödemeli aramayı kabul ederse annem ve teyzem kısa bir görüşme yaparlardı. Aralarında 14 yaş olduğu için abla-kardeşten öte anne-kız gibiydi teyzemle annem ve başka kız kardeşleri olmadığı için birbirlerine çok bağlılardı. Annemle teyzem arasındaki bu telefon görüşmeleri yapılırken eğer PTT memuru yanımızdaysa annem Türkçe konuşmaya çalışırdı. Türkçe bilen bir kadın annem ama duygularını ifade edebilecek bir Türkçeye sahip değildi bu nedenle de görüşme birbirlerine bir şeyleri tam olarak aktaramadıkları bir çerçevede dönüp dururdu. O görüşmenin aslında yapay olduğunu, annemin aslında başka şeyleri başka bir dile ait sözcüklerle ifade etmek istediğini çocuk zihnimle algılayabiliyordum. Annemle teyzem konuşurken eğer başımızda bekleyen memur uzaklaşır ya da başka bir şeyle uğraşmaya başlarsa annem hemen hızla Kürtçe bir şeyler söylerdi. Genelde özlem sözcükleri olurdu bunlar. Ama memur annemin Kürtçe konuştuğunu duyarsa sert bir biçimde "Teyze Kürtçe yok Kürtçe yok Türkçe konuşacaksın" diyerek ikaz ederdi. Kimi zaman memurlar hiç ikaz bile etmeden görüşmeyi keserlerdi. Annem elinde telefonla öylece kalakalırdı, bir yandan bir sinir harbi, bir yandan bir hüzün. Ayrımcılığı daha küçücük bir çocukken tecrübe ettiğim, ayrımcılığın ne demek olduğunu anlamamı sağlayan çok önemli bir örnektir bu anı benim için. Kürtçe konuşmak yapılmaması gereken ve ne kadar Türkleşebilir, ne kadar daha iyi Türkçe konuşur, ne kadar köydeki diğer çocuklardan farklı olabilirsen o kadar iyiydi o dönemlerde. Mesela iyi Türkçe konuşuyor olmam, diğer çocuklardan önce okumayı sökmem ailemin çok önemsediği ve gurur duyduğu bir şeydi ama bunun bedeli anadilimi unutmam oldu. Tabi anlattığım birçok şeyi anlamlandırmam o zamana değil çok sonrasına denk düşüyor. Biraz büyüyüp kendimi bir eşcinsel olarak başka bir ayrımcılık alanında bulduğum ve kendim olmaya, bir eşcinsel gibi yaşamaya dair her türlü çabamın başkaları tarafından bilinçli ya da bilinçsizce engellenmesiyle karşılaştığı zamanlara...

İşte tam da burada Kürt ve eşcinsel olmanın nasıl yan yana geldiğine değineceğim. O memurun annem Kürtçe konuşmaya başlar başlamaz annemi uyarması ya da görüşmeyi sonlandırmasıyla eşcinselliğimi keşfetmeye başladığım dönemlerde ne zaman eşcinselliğe dair bir şey düşünecek olsam toplumun ya da sistemin önüme koyduğu engellerle karşılaşmam, hayatın farklı alanlarında da olsa yaşanan ayrımcılığın bireyin kendini kendi dilinde, kendisi gibi ifade etme çabası karşısında birbirinden farksız olduğunu düşünmüyorum. Kürt ve eşcinsel olmak bu anlamda, bu toplumda zaten ciddi bir ayrımcılık alanında bulunan bir bireyin aynı ölçüde sert başka bir ayrımcılık alanını da deneyimlemesi açısından önemli olduğu gibi, ayrımcılık dediğimiz şeyin sadece kendi bulunduğumuz alanlara ait olmadığını anlamak ve ayrımcılığa karşı daha kapsayıcı bir karşı duruş geliştirebilmek açısından da önemli. Bu nedenle Kürt ve Eşcinsel olmak üzerine konuşmalıyız çünkü Kürt ve Eşcinsel olmakla, sarışın ve eşcinsel olmak ya da kısa boylu ve Eşcinsel olmak aynı şeyler değil.

Şimdi kişisel öyküme dönecek olursak ergenlikle birlikte eşcinselliğimin ayırdına varmaya başlayınca bir Kürt olarak fazlasıyla deneyimlediğim ötekiliğe bir de eşcinsel olmam eklendi. Böylelikle öteki içinde öteki olmakla beraber hiçbir yere ait olmama durumunu daha sert yaşamaya başladım. Kendin gibi olamama, kendin gibi davrandığında engellenme durumunu bir kez daha ve çok daha şiddetli bir şekilde yaşıyorsun. Kürt olmaktan söz ederken en azından çevredeki diğer insanların da Kürt olması ayrımcılığın yaşattıklarının şiddetini düşürebiliyor ama çevresinde kendi gibi kimse yokken kıstırılmışlığın içinde görüyor insan kendini. Ve geriye tek yolu kalıyor, oradan kaçmak. Benim için bunun yolu üniversiteden geçiyordu ve İzmir’e üniversiteye gittim.

Üniversitede kendimi daha iyi ifade edeceğimi, daha özgür bir ortama kavuşacağımı düşünürken bambaşka bir şeyle karşılaştım; yeni bir baskı alanıyla. Üniversitenin ilk birkaç yılını Kürt hareketine yakın öğrenciler arasında geçirdim. Kürt olmak üzerinden ötekiliği kavramlaştırıp bunun üzerine düşünmüş insanların eşcinsellik ya da ayrımcılığa uğranan başka alan konusunda da daha toleranslı olabileceklerini düşünüyordum ama böyle bir şeyle karşılaşmadım maalesef. Şimdi buradan oturup büyük büyük lâflar da etmek istemiyorum, dönemin koşulları, eşcinsel hareketin günümüzdeki kadar görünür olmayışı vs birçok etken vardı ama Kürt hareketinin ve genel olarak Türkiye'de solun içinde olan insanların en temel problemlerinden biri kendi söylemlerine hapsolmaları, kendi mücadele alanlarında körleşmeleri. Kendileri dışındaki varoluşların yaşadığı problemleri görememeleri, örneğin Kürt Hareketi'ndeki öğrenciler arasında eşcinsellikle ilgili bir cümle kurmayı denediğiniz anda bunun sırası olmadığına, daha geri plânda, daha ikincil olduğuna dair tepkiler alırdınız. Benzer birçok sebep bir dönem sonra Kürt Hareketi'nden uzaklaşmama neden oldu. Eşcinsel kimliğinizle eşcinsel mücadele dışında bir mücadele alanının içinde olamamak Türkiye’deki sosyal hareketlerin genel bir sorunu aslında. Son yıllara kadar hak kavramı bile oldukça hiyerarşi içerirdi. Birkaç yapı bunu kırmış olsa da büyük bir çoğunluğunda hâlâ insan haklarına hiyerarşik yaklaşılıyor, ötekilik ya da ayrımcılık dediğimiz şey kavramsallaştırılamıyor. Örneğin Kürt olduğunuzu ve eşcinsel olduğunuzu söylediğinizde sizden ya mücadeleden yana ya da eşcinsellikten yana bir tercih yapmanız talep ediliyor. Bu açık açık söylenmeyebilir ama tercihin bir süre sonra kaçınılmaz olduğunu sezersiniz. Çünkü eşcinsellik bireysel hazza dönük, hak ihlâlinin çok da görünür olmadığı ve büyük sorun çözülürse kendiliğinden çözülecek küçük bir sorun alanı gibi algılanıyor ancak sorunlar böyle bir hiyerarşiyle ele alınınca ne büyük sorun çözülüyor ne küçük sorun. Hepsi birbirine dolanıp gidiyor işte...

Fırat: Kürtlerle ilgili bir eşcinsel pratik geliştirmeye çalışırken doğudaki ortama bir kez daha bakmamız gerekiyor. Doğuda değil eşcinsellik heteroseksüellik bile yaşanamıyor. Bu büyük bir sorunsal aslında eşcinsel pratiğin gelişmesinin önünü tıkıyor. Kaos GL dergisindeki ’’eşcinsellerin özgürleşmesi heteroseksüelleri de özgürleştirecektir’ sloganıyla tersinir bir durum söz konusu. Misal ben Diyarbakır’da iki lezbiyen gördüm sadece. Lezbiyen yoktu ortalıkta, mutlaka vardı ama genelde olduğu gibi kapalı yaşıyorlardı. Bu ortamda kadınların lezbiyenliklerini keşfedebilmeleri çok güç çünkü. Misal kadın geliyor 20 yaşına, sosyal bir hayat yok, bir ilişki yaşamamış ve örneğin lezbiyen olarak düşünelim bu kadını, biriyle evleniyor ve koca dediği kişi ona yıllarca tecavüz ediyor ve bunun için yapabileceği hiçbir şey yok. Ya da eşcinsel bir erkek de bilinçsiz bir şekilde eşcinselliğini keşfedebiliyor ve Türkiye’deki önemli eşcinsel örgütlenmelerden bihaber çaresiz kalabiliyor.

Salih: Benim Kürt arkadaşlarımın eşcinsellik konusunda sürekli savunduğu şey buna hazır olmadığımız, bunun tartışmasının Kürtler içerisinde zamanının gelmediğiydi. Heteroseksüellerin bile rahat yaşayamadıkları mutlaka önemli bir gerçek ama bu gerçek sadece Kürtlere özgü bir gerçek değil. Bugün Türkiye’yi ya da dünyada Türkiye'ye benzer ülkelere baktığımızda birçok yerde bu gerçeği görebiliriz. Örneğin benim Kürt arkadaşlarımın Kürt kültürüne uygun olmamasına rağmen kız arkadaşları vardı. Kendi kültürlerine uymayan birçok şeyi de yaşarlardı ama konu eşcinselliğe geldiğinde feodal bir kültürden gelindiği, bu feodal kültürün buna hazır olmadığını söylerlerdi. Kültür burada biraz sorunu maskeliyor aslında, kendimizle yüzleşmekten kaçmamızı sağlıyor. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde heteroseksüel ilişkilerin bile rahat yaşanamıyor oluşu eşcinsellerin önündeki sorunlardan biridir ama bunun Kürtlere özgü problemler olduğunu düşünmüyorum.

Fırat: Tabiî ki eşcinsellerin sorunları birbirine çok benziyor. Fakat konuşmamın başında bir Kürt tasviri yaptım. Evet, Anadolulun taşralarında bir çok insan da aynı sorunla karşılaşıyor olabilir ama Kürt sorununun politik olmasının yanı sıra sosyal bir sorun da olması işi zorlaştırıyor. Batıdaki taşradan gelen bireyle doğudan gelen biri aynı sosyopolitik avantajlara sahip değil. Örneğin Karadeniz’den göç eden kaç insan kendini Laz ve azınlık olarak tanımlıyor ki… Bir dışlanmışlığın ertesinde verilen bir varoluş mücadelesi daha sert geçiyor. 1 - 0 yenik başlıyorsun bir kere hayata. Bunun yanı sıra heteroseksüel ilişkilere bakış açısı da biraz farklı yaptırım anlamında. İşte kadınlar intihar ediyordu bir ara Batman’da ve namus, kadın üzerindeki o kisve yüzünden birçok kadın töre cinayetine kurban gidiyordu. Yani burada söylemek istediğim doğudaki yaptırımlar daha sekter olabiliyor.

Buse: Bunu diğer batı şehirlerinde yaşanmadığı gibi değil de bunun nedeninin bir savaşa bağlı hayat yaşadıklarını söylesen buna katılınabilir ama toplumun genelinde, örgütlü insanların içerisinde bir de eşcinselliğini ya da heteroseksüelliğini rahat yaşayamayan insanlar var. Bir toplum içerisinde doğuda yaşanılan sorunlar doğrudur ama bunun savaşla geldiğini, savaşın bir katkısı, yok sayılmanın bir nedeni olduğu için, Kürt politikasının farklı bir şekilde tecrübe edildiği için yaşandığını düşünüyorum.

Salih: Kürt doğmakla ya da Kürt kültürüyle ilgisi olmasının üzerinde şeyle ilgili. Bizim köy üzerinden gidersek, bir eşcinsel kendini köyde ne kadar var edebiliyor ya da bir heteroseksüel kendini ne kadar var edebiliyor. Aslında bu koşullar birçok yere özgü. Buse’nin dediği gibi savaşın açmazlarıyla birlikte düşünülünce elbette kendini var etmek güçleşir ama Kürtler olarak içine düştüğümüz hatalardan biri açıklama getiremediğimiz alanlarda tek açıklamamızın Kürt Kültürü'nün kapalılığı, baskılayıcılığı olması. Cinsel özgürlük ya da cinsel kimlik politikasıyla ilgili bir cümle karşısında," Kürtler buna hazır değil, insanlar orada heteroseksüel olarak bile kendilerini var edemiyorlar" dediğimizde problemi maskeliyoruz. Kendimizin de inandığı ama doğru olmayan bir şeyle maskeliyoruz. Aynı şey başka yerlerde de yaşanıyor, Burdur’un bir köyünde de aynı baskı ortamı aynı kapalılık yaşanıyor. Orada da bir heteroseksüelin kendini kimliğiyle var etmesi güç ben bunun Kürtlere özgü bir durum olduğunu düşünmediğimi dile getirmeye çalışıyorum.

İsmail: Ben de bunun bölgesel bir durum olduğunu ya da bazı gruplara özel bir şeymiş gibi algılamıyorum. Ankara’da herkes rahat mı yaşıyor. Ege’deki bir şehrin, Karadeniz'deki bir ilin, orta Anadolu’daki bir ilin de doğudan farkı yok. Bu şekilde bölgelere bölünebilecek bir sorun olduğunu düşünmüyorum ben heteroseksüellerin kendini ifade edememelerini ve eşcinsellerin kendilerini var edebilmek için önce bunun halledilmesi gerektiğini düşünmüyorum.

Fırat: Şimdi misal Diyarbakır'a bakıldığında pastoral kimliklerle modern kimliklerin iç içe geçtiğini görüyorsunuz. Heterojen bir yapısı var şehrin ve bölgenin. Ve hayat olağan akışının her an dışına çıkabiliyor , savaş koşulları birçok pratiği askıya alabiliyor ve öncelikler ister istemez kendini dayatıyor.Bu oldukça üzücü fakat bunun da zamanla yenileceğine inanıyorum ya da inanmak istiyorum.

İsmail: Aslında sen şu anda İstanbul’u tanımlıyorsun ya da İzmir’i tanımlıyorsun. Bu yaptığın tanım sadece Diyarbakır için geçerli değil. Her yerde bu var.

Buse: Şu kabul edilebilir. Az önce söylemek istediğimiz şey de buydu. Yıllardan beri o topraklarda bir savaş söz konusu. İnsanların yaşamlarını hangi olanaklarla yaşadığını biliyoruz. Ben size şöyle bir örnek vereyim. Bu savaş halinin olumlu bir getirisi de var misal 10. maddeye ek talebimizin Kürtlerce görülmesi. Mücadele anlamında her savaş insanı geliştirir. Kimlik mücadelesi noktasında eşcinsellik de bir kimliktir ve bir kimlik mücadelesidir. Tabii bunu sindirememe hali olacak o erkek toplumda ama bunun sadece doğu üzerinden yaşanılan şey olduğunu söylemek zor.

Fırat: Mesela İstanbul yaklaşık 3 Milyonluk Kürt nüfusuyla en büyük Kürt yerleşim birimlerinden biri belki bu yüzden izlenimlerimiz benzerlik gösteriyordur.

Salih: Bunun koşullarının kültürle ilgili değil savaşla ilgili olduğunu söylüyorum ben de ama hak kazanımıyla ilgili şeyden bahsetmiyoruz. Kürt kültürünün kendi içindeki bakış açısı, Kürt kültürünün özgürleşme üzerindeki etkisinden bahsettik.

Benim tartıştığım savaş koşulları değil. Savaşın devam ettiği bir yerde onun dışında bir mücadele oluşturmak zordur ama çıkış noktamız Kürt kültürünün eşcinsellik bir yana heteroseksüelliğe bile bakış açısında bir sürü problem varken eşcinselliğin nasıl ifade edileceğini belirtmenizdi. Diyarbakır'da savaş var yani bir sürü sorun temel sorunun dışında kaldığı için bu sorunlara dair mücadeleler geliştirmek elbet zor. Ama savaşın yarattığı olumsuz atmosferin sorumluluğunu kültüre yüklememek gerekir.

Buse: Doğunun herhangi bir yerindeki savaş Ankara’yı etkilemiyor gibi düşünmek de yanlış. Meselâ biz bir konuyla ilgili basın açıklaması yapmayı düşündüğümüzde oranın gündemini de takip ediyoruz. Sorunu aslında bu coğrafyada yaşıyoruz ve doğudaki yaşanan vahşet hepimizi bir şekliyle sağından solundan köşesinden etkiliyor ama elbette doğuda yaşayan bir bireyin yaşadığı kadar bunu hissediyor muyuz bilmiyorum. Çünkü göz önünde olan bir şey sorgulanmaya daha açıktır ama bunu medya aracılığı ya da bir arkadaşından duyuyorsan ve bununla kendini içine katmaya çalışıyorsan daha zor. Savaş bu ülkenin bir gerçeği. O yüzden ikinci bir plânda değil aslında diğer bir kimliğimizden dolayı yaşadığımız sorun.

Salih: Savaşın yarattığı koşulların Kürt eşcinsellere dayattığı bir tercih etme zorunluluğu var. Ya Kürt sorunu için mücadele edeceksin ya da eşcinsel kimliğini seçeceksin. Ben böyle bir seçim yapmak zorunda kalmak istemiyorum. Kürt eşcinseller bir zamanlar bu iki kavramı yan yana koymaya çalıştılar ama yine seçim yaptılar. Bir araya geldiler ancak Kürt Hareketi'nin söylemini eşcinseller olarak dillendirmekten öteye gidecek bir şey yapamadılar. Kürt olmaya dair yaşadıkları ötekilikle eşcinsellikten kaynaklı ötekiliğin aslında çok benzer alanlar olduğunu ve öteki olmanın başlı başına bir sorun olduğunu dillendirebilselerdi eğer bambaşka bir şeye dönüşebilirdi. Belki de eşcinsel Kürtler olarak kendilerini daha güçlü var edebilirlerdi. Savaşın getirdikleriyle artan sorunlarıyla burada yani batıda yaşayan eşcinsellerden farklı sorunlarına da daha alternatif çözümler üretebilirlerdi diye düşünüyorum. Ve hem Kürt hem eşcinsel bireyler olarak bir seçim yapmak zorunda olduğumuzu düşünmüyorum. Yani ya mücadele ya eşcinsellik gibi bir şey sunulduğunda bizim üçüncü bir yol geliştirebileceğimiz aslında o mücadeleden de yana olabileceğimiz ve eşcinsel kimliğimizi de inkâr etmeden, yok saymadan, ikinci plâna atmadan, hakların bizim için hiyerarşik olmadığını söyleyerek farklı bir mücadele biçimi ve yol aranabilir. Şimdi bunların hepsini söylerken çok uzaktan martaval okuyan tuzu kuru biri olarak algılanmak istemiyorum. Mutlaka savaşın koşulları bambaşka ve bu gerçeği yaşayan insanlar olarak Diyarbakır'daki ya da Van’daki eşcinseller yaratacak bu yolları. Biz buradan reçeteler yazıp sunamayız.

Fırat: Şimdi ben Doğuda heteroseksüellik yaşanamıyor, savaş koşulları var dedim fakat hiçbir şey yapmadan bekleyelim demedim. Kürt eşcinsellerin mücadelesi bölge koşulları gözetilmeksizin yürütülemez. Kürt eşcinsel hareketinin de Salih’in dediği 3. bir yol geliştirilerek yapılması gerekli hatta bu savaş koşullarında tek tipleşen bir alımlamayı kırmak da olacak aynı zamanda. Bu yapılırken Kürt eşcinsel hareketin profesyonelliği de gözden geçirilmeli. Savaş ortamının bir sürü götürüsü var. Bir kere eğitim seviyesi çok düşük. Çoğu eşcinsel arkadaşımızın değil haklardan kendilerinden bile haberleri yok. Bilinçsiz hormon kullanımı, kendini tanımlayamama, eşcinselliği sonradan kazanılmış bir alışkanlık sayma vs. gibi bilinçsizlik örnekleri var. Bu yüzden profesyonel yardıma ihtiyaç var. Şu an orada oluşan inisiyatif Kaos GL ile iletişimde bu önemli bir avantaj. Ve Kaos artık daha güçlü bunu biliyoruz bununla paralel beklentiler de artıyor. Ulusal ya da uluslararası etkinliklere merkeze daha uzak dezavantajlı bölgeler de dâhil edilmeli, atölye çalışmaları, seminerler düzenlenmeli. Örneğin Homofobi Karşıtı Buluşma’nın bir ayağı Diyarbakır'da yapılabilir ya da dezavantajlı başka bir şehirde. O insanlar içerisinden profesyonelleşen, bölgenin koşullarını da çok iyi değerlendirip ele alabilen insanlar çıkacaktır. Bence bu aşamada Kaos GL'nin Kürt eşcinsellerle iletişimini sıkı tutması gerekiyor. Kürtler homofobiktir dedim ama Piramid inisiyatifi bütün stk'lardan destek alabildi ve bu mücadelede yer edindi. Bence bu çok olumlu ve önemli bir adım; hiç destek alamayabilirdi de. Ayrıca Salih’e reçete yazma konusunda katılmıyorum. Mutlaka biz doğudaki arkadaşların o reçetelere ihtiyacımız olacak ve bu amaç için atılan her adım bizi daha bir ileriye götürecek.

İsmail: Şimdi öyle bir noktaya geldik ki Türkiye'yi ikiye böldük doğusu batısı diye eşcinsellik konusunda. Batıda her şey çok güzel yaşanıyor, hiçbir sorun yok, eşcinseller çok rahat bir şekilde kendilerini ifade ediyorlar, aileleri tarafından dışlanmıyorlar, öldürülmüyorlar gibi. Benim söylemek istediğim şu; Kürtler sadece doğuda değiller ama belki de Türkiye'nin batısında çok daha fazladırlar nüfus olarak. Burada önemli olan şu, o dediğiniz feodal kültür var ya o kültür doğudan çıkıp batıya gelince değişiyor mu, o sorun batıda olmakla çözülüyor mu?

Fırat: Şimdi Salih batıda yaşayan bir Kürt eşcinsel olarak katıldı söyleşiye. Ben de doğuda yaşayan bir Kürt eşcinsel olarak izlenimlerimi paylaşmak istedim sizinle. Sanırım o yüzden bir farklılık sezdiniz. Fakat birbirini tamamlayan iki yaşantıyı harmanladık ve daha açımlayıcı olacak diye düşündük.

XX: Arkadaşlar, biz bu hareketin içinde olan insanlar olarak asıl çözmemiz gereken sorunu da çözemedik. Misal kavramları bilmiyoruz. Travesti ne demek, insan hayatının bir bölümünde travesti olabileceği gibi günün bir kısmında da travesti olabilir. Karşı cins gibi görünmeyi sevebilir ve bunu birkaç saatliğine de yapabilir. Bunu bu şekilde adlandırmamız lâzım ve bunu bir sorunmuş gibi göstermemiz lâzım. Ben İzmir'den geliyorum hani doğu batı tartışması bu kadar yapılırken İzmir’de yaşayan biri olarak da bir şeyler söylemek istiyorum. Birincisi yerle ilgili bir kimlik sorusu var. Doğuda mıyız batıda mıyız? Doğudaki nasıl algılıyor ve kuruyor, batıdaki nasıl. İkisinin de kendine dair güçlükleri var. İzmir bir cennet değil. Bunu kabul etmek gerekiyor. Burada benim aslında Kürtlükle eşcinsellikle ilgili olarak bağdaştırabileceğim tek şey ayrımcılığın katmerleşmesi olmalıydı. Bir insanın hem Kürt hem eşcinsel olması ayrımcılığın katmerlenmesinden başka bir şey değil. Biz eşcinsel hareket olarak bir söylem üreteceksek bunu üretmeliyiz. Tabii ki Kürt kimliğinin ayrı eşcinsel kimliğinin problemi ayrı.

Salih: Şimdi travestilik yapmak kavramı üzerinden tartışma bambaşka bir yere gitti. Benim Fırat'ın söylediğinden anladığım, bilinçli bir süreç olarak cinsiyet değiştirmenin içinde bulunmak başka bir durum, bilinçsiz bir şekilde bu süreçten geçmek başka bir durum oldu. Ben de travestiliğin yapılan değil olunan bir şey olduğunu düşünüyorum.

Buse: Şu çıkıyor buradan, travestilik yapmak kelimesi kullanılırken sanki her yaşayan travesti bu sürecin içine girmiş sonra vazgeçmiş gibi algılanıyor. Bunu bir eşcinsel de yapabilir. Bu herkes için geçerlidir. Eğer beynimizin bir kenarında travesti olma durumunu bir yanlışlık gibi düşünürsek böyle yanlış çıkarımlar çıkar ortaya. Bunu genele yaydığınızda eşcinsel olmak da sorunlu bir şeye tekabül ediyor.

Ali Erol: Önümüzdeki haftaki söyleşi transeksüel olmak başlığını taşıyor. Belki orda bu konu tam da bağlamında ele alınabilir ve katkılarla zenginleştirilebilir ama buradaki bu hassasiyetin bence yöntemsel bir yanlış anlamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Bunun altını çizmem gerekiyor. Bizde şöyle bir yöntem hatası var, bir kültürel hallere dair tasvir yaparken, deneyim aktarırken bir konunun masaya konmasıyla o kültürel pratiklerin politik olarak eleştirilmesi ya da çözümlenmesi aslında iki farklı kulvardır. Yani Diyarbakır'dan gelen Kürt ve eşcinsel bir konuşmacı Diyarbakır'daki eşcinsellerin, eşcinsel pratiklerine dair, eşcinselliklerini kurma süreçlerindeki gel gitleri ve dalgalanmaları hakkında bilgi verirken ben bunu bir tasvir, bir resim olarak alıyorum. Bu ayrı bir şeydir ama o resmin o tasvirin okunması, irdelenmesi, becerebilirsek çözümlenmesi mücadelemiz açısından yeniden ele alınması farklı bir şeydir diye düşünüyorum. Hadi konuyu kendi üzerimden bir örnekle anlatayım. Ben 86'da Ankara'ya geldim ve üniversite bir ve ikinci sınıfın ortalarına kadar kendim gibi bir kişiyle bile tanışamadım. Kendi başına bir üniversite kadar büyük olan Dil-Tarih’ten bahsediyorum ve tabi ki dışarıdan bahsediyorum. Daha sonra biz kendimiz gibi insanların takıldığı yerleri keşfettiğimizde, haliyle arkadaş aradığımızda, gerek muhabbet gerek seks için, her türlü partner aradığımızda farklı pratiklerle karşılaştık. O akşam birlikte olduğumuzda ne yapıyorduk, cinsellik paylaşıp herkes yoluna gidiyordu. Bazen sevgili oluyorduk falan. Şunu anlatmaya çalışıyorum orada diğer bazı eşcinsel arkadaşlarımız bize ‘nee akşam yattığın kişiden para almadın mı? Enayi misin?’ diyordu. Yani Fırat’ın Diyarbakır'da o örnek için aktardığı bilgiyi dinlerken benim kafamda bu canlandı örneğin. Ben bu örneği aktarırken antropolojik bir not olarak, bizim tarihimizde yaşanmış ve hâlâ farklı bir şekilde yaşanan bir şey olarak algılıyorum. Ben eşcinselliğim içerisinde cinselliğimi yaşarken, bunu yaşadığım kişiyle yaşadığım ilişkiyi bir alışveriş olarak görmediğim bir şeyi, başka biri para almamamı enayilik olarak görüyor. Bunun politik olarak okunması, hangisinin neye göre tercih edileceği farklı bir olaydır. Benim en azından kendi adıma Fırat'ın Diyarbakır'dan aktardıklarına bir eşcinsel olarak artı bu söyleşi bağlamında ve de politik bir mücadele içinde olan bir birey olarak ‘sen ne diyorsun ya’ diyeceğim bir durum yok. Ben en fazla şu soruyu sorabilirdim ama sormayacağım vakit kalmadığı için. Tamam, Diyarbakır'da eşcinseller birbirlerini buldu, siz onları onlar sizi ama siz artık o pratiğin içinden, bir eşcinsel inisiyatif geliştirme pratiği içerisinden ayrıldınız. Ayrılabilirsiniz tabii ki ama iki farklı kesim tanımlıyorsun aslında, iki farklı resim sunuyorsun. Biri o varoşların, göç etmek zorunda kalmış ailelerin savaş ortamının hengâmesi içinde eşcinselliğini yaşamaya çalışan ya da travestiliğini kurmaya çalışan birilerinden bahsediyorsun bir de kendinden bahsediyorsun. Yani sen kimsin, kim olarak acaba ayrı düştün sorusuna da örneğin kendi pratiği üzerinden üç beş cümle cevap verseydi sanki daha bir bütünlük olurmuş gibi geldi. Bana göre bu 1,5 saatin içerisinde böyle bir alt başlık eksiği kaldı gibi geliyor. Onun dışında benim ‘aman tanrım bu ne diyor ya’ diyeceğim bir şey olmadı.

Ali Baba: Ali’nin de dikkat çektiği gibi bir yöntem sorunu vardı. Gerçi bir sohbet havasında oldu ve herkes bir takım şeyleri tartıştı bu tartışmalar belki kırmızı bir çizgiye oturmadı ama önemli şeyler söylendi. Bazı şeyler havada kalmış olabilir ama o önemli değil bence önemli olan böyle bir konuda başlangıç yapmış olundu. Ben çok kısaca şunu söylemek istiyorum bu yöntem ve havada kalan şeyleri kendi adıma toparlayacağını düşündüğüm bir şey. Ayrımcılık kapitalizmin özünde olan bir şey. Kapitalist dünya sistemi var olduğu sürece bir şekilde farklı olan öteki olan insanlar ayrımcılığa uğrayacaklar. Gelişmiş kapitalist ülkelerde eşcinsellerin haklarının teslim edildiği yerlerde de öteki olarak gösterilerek o ayrımcılık bir şekilde gösteriliyor. Türkiye gibi baskıcı ülkelerde ise bu vahim bir hale geliyor. Kürt olmak, kadın olmak, sakat olmak gibi tüm kavramlar arasında hiyerarşi olmaması gerektiği söylendi. Bunun yanında ötekilerin aslında kendilerini mağdur durumda bırakan nedenleri görerek buna karşı mücadele etmek için politik bir zihniyet oluşturmaları gerek. Bu yaşadığımız süreçte yavaş yavaş oluşmakta. Şimdi eskisi gibi solcular çok rahat bir şekilde eşcinsellere ayrımcılık, ötekileştirme yapamıyorlar. Bir nevi ayıp haline geldi artık bu. 5 sene önce böyle değildi bu. Misal bu konuda çalışma gösteren kadın örgütleri daha duyarlılar. Bu sürecin devam etmesi ve gelişmesi gerekiyor. Kürtlerin konumu tabii daha vahim durumda.

Fırat: Eşcinsel ve Kürt olmak dedik, ben Diyarbakır’daki Kürt eşcinsel arkadaşlarla yaşadığımız sorunları aktarmaya çalıştım. Aradaki farkları daha iyi algılayabilmek için konuşmamın başında Kürt olmanın neyi ifade ettiğini anlattım uzun bir süre.sanki bazı arkadaşlar kaçırdılar bu bölümü. Bazı arkadaşların kafasında şöyle bir şey uyandı sanırım. Her şey farklı olmalı hiçbir şey benzer olmamalı gibi. Bence dikkat etmemiz gereken bahsettiğim sosyopolitik dezavantajların bölge koşullarınca keskinleştirildiğini ve kaçışınsa uzun vadede hiçbir getirisinin olmayacağı. ‘Biz de aynı şeyi yaşıyoruz’u bunca anlatılandan sonra absürt buldum sanırım.

Salih: Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Tartışıldı ve bir sorun ortaya konulmaya çalışıldı. Bu biz de burada böyle bir şey yaşıyoruz tarzında sert bir çıkış değildi. Biz de batıda benzer şeyler yaşıyoruz demek istendi.

Buse: Ben sadece kısa bir örnek vermek istiyorum. Pembe Hayat’ın kurulma sürecinden kısaca bahsedeyim. Ben Kürdüm, bir transeksüelim, aynı zamanda ben bir aleviyim. Pembe Hayat’ın kurulma sürecinde insanlar 2 yıl boyunca benim insanları dağa çıkartacağımı düşündüler ve iki yıl boyunca bana ‘sen Kürdüm diyemezsin’ dediler. Ben iki yıl boyunca insanlara ‘ben Kürdüm, aleviyim Türkiye’de yaşayan bir bireyim’ dedim. Ayrımcılıklara kendi grubumuz içinde uğradığımız bir gerçek ama şöyle bir şey değil. Bizim anlatmaya çalıştığımız şuydu, orada bir bir savaş gerçekliği var. Çok ciddi sorunlar var ama bu sorunlar, savaşla gelen sorunlar demeye çalıştık. Evet, Kürt ve eşcinsel olmak, Kürt ve transeksüel olmak zor bir şey ama anlaşamadığımız nokta biz toplumun genelinde yayılmış eşcinselleriz. Toplumun genelinde bu sorunları yaşıyoruz. Aynı zamanda az önce arkadaşın söylediği gibi üzerinde durulması gereken durum belki de bu değildi. Ayrımcılık, çifte ayrımcılığa uğramanın altı biraz daha çizilmeliydi diye düşünüyorum.

İsmail: Bizim dediğimiz sadece Diyarbakır’a özgü olarak söylediğin bazı sorunların, insanların heteroseksüelliklerini bile yaşayamadıkları aslında oraya özgü değil tüm Türkiye'nin geneline yayılan bir sorun olduğuydu.

Salih: Bence anlaşamadığımız nokta şuydu. Diyarbakır’a özgü kültürel engellerin her yerde yaşanabileceğinden bahsederken aslında kültürel engellerden değil savaşın getirdiği engellerden bahsettiğimizi fark ettim. Bunda hemfikiriz ama yine arkadaşlarımın örneğine döneceğim. Ben eşcinsel olduğumu söylediğimde biz Kürt'üz, buna hazır değiliz, Kürt’ten eşcinsel olmaz gibi sözler duydum, bunlar sadece Diyarbakır’a özgü şeyler değil. Bu Türkiye'nin her yerinde yaşanıyor. Bunların üzerine binen çok daha katı ve sözcüklerle anlatamayacağımız bir savaş gerçeği var. Bunu tabii ki anlarım. Oradaki o yakıcı şeyi anlamamış ve ne diyorsunuz orada savaş varsa burada da bu var gibi bir cümle kurmuyorum. Kimsenin de kurduğunu düşünmüyorum. Kürt olmak, eşcinsel olmak, başka olmak, öteki olmak üzerinden bir mücadele yürütürken Kürt eşcinsellere düşen görev o hiyerarşinin oluşmasına izin vermemek. Birinden birini tercih etmek zorunluluğundan kurtulmak ve alternatif bir dil yaratabilmek olmalı. Ben birinden birini diğerinin önüne koymak istemiyorum. Bu da ancak bizim yaratabileceğimiz bir şey. Kürt eşcinsellere düşer bununla ilgili söz üretebilmek. Bizim her zaman düştüğümüz hata daha önemli olduğunu düşündüğümüz sorun alanının bizden istediği bir diyeti ödemek. Yani birlikte olabilmek amacıyla onun sözünü ondan daha çok sahiplenmek. Bu hataya düşmeden kendi sözümü de katarak mücadele etmenin önemini vurgulamaya çalıştım. Onun dışında benim söylediğim eşcinsel ve Kürt olmanın, Türk ve heteroseksüel toplumda başka olmak anlamına geldiğini ve bu başkalıkların birçok alanda kesiştiği. Söyleşinin en başında anlatmaya çalıştığım memurun gelip annemin telefonunu kapatmasıyla, bugün bir travestinin sokakta çevrilip bu kıyafetle dolaşamazsın denmesi arasında hiçbir fark yok. Ben bir Kürt ve eşcinsel olarak Kürt ya da eşcinsel kimliklerimden herhangi birini diğerinin önüne koymamaya, birini diğerinden daha önemli kılmamaya çalışıyorum, ama becerebiliyor muyum bilmiyorum? Herkese çok teşekkür ediyorum.

Fırat: Sonuç yerine, diyebilirim ki iki azınlığın kesiştiği bir noktada mücadelenin yönelimini saptamak oldukça güç fakat ben şu aşamada Kürt eşcinsel hareketinin Türkiye’deki eşcinsel hareketin bir ayağı olarak algılanıp, bahsettiğim dezavantajlı var olma hallerinin de göz önünde bulundurularak sağlam bir sinerjiyle daha sağlıklı ve verimli bir seviyeye çıkartılacağı kanısındayım. Bunun için hepimize iş düşüyor.

Teşekkürler…


Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret