24/09/2019 | Yazar: Kaos GL

RTÜK Üst Kurul Üyesi Faruk Bildirici homofobik sansüre karşı oy kullandı.

Faruk Bildirici: "Eşcinsel ilişkinin konu edilmesi" gerekçesiyle müeyyide uygulanması ayrımcılıktır Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Radyo ve Televizyon Üst Kurumu (RTÜK) homofobik sansürüne devam ediyor. Daha önce FOX Life kanalında yayınlanan “9-1-1” dizisine “yaşlı bir erkek çiftin uygunsuz görüntüleri” 3 kez program durdurma cezası veren RTÜK, aynı diziye bu sefer de “eşcinsel ilişkinin konu edilmesi” gerekçesiyle program durdurma cezası verdi.

Üst Kurul üyesi Faruk Bildirici, RTÜK’ün bu kararına karşı oy kullandı. Bildirici, “eşcinsel ilişkinin konu edilmesi” gerekçesiyle cezalandırmanın düpedüz ayrımcılık olduğunu söyledi.

Bildirici’nin karşı oy yazısının tamamı şöyle:

Üst Kurul, FOXLİFE logolu yayın kuruluşuna 17.07.2019 tarihinde saat 22.21.24’te (41 dakika 33 saniye) yayınlanan 9-1-1 adlı dizi filmde “Eşcinsel ilişkinin konu edilmesi” nedeniyle ve 6112 sayılı Kanun’un 32. Maddesinin birinci fıkrası uyarınca program durdurma cezası vermiştir.

İzleme ve Değerlendirme Dairesi Başkanlığı’nın 20 Ağustos 2019 tarihli yazısına ilişik “İzleme ve Değerlendirme Raporu”nda “İhlalin konusu” başlığına karşılık olarak “Eşcinsel ilişkinin konu edilmesi” yazılmıştır. Herhangi bir televizyon programında, bir dizide “eşcinselliğin konu edilmesi” başlı başına bir ihlal konusu olamaz. Bu çağda eşcinsellikle ilgili bu yaklaşımı kabul etmek mümkün değildir. Eşcinselliğin bir dizide konu edilmesini “ihlal” olarak görmek, ayrımcılık yapmak demektir.

“Ayrımcılık yasağı”nın kökeni, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne değin uzanır. Ayrımcılık, 2005 yılından itibaren yasalarımızda da suç olarak kabul edilmiştir. Türk Ceza Yasası’nın “Nefret ve ayrımcılık” başlıklı 122. Maddesinde “cinsiyet farklılığından kaynaklanan nefret” suç olarak kabul edilmiş ve cezalandırılması öngörülmüştür.

6112 sayılı Kanun’da sayılan “yayın hizmeti ilkeleri” arasında da yayın hizmetlerinin “Irk, renk, dil, din, tabiiyet, cinsiyet, engellilik, siyasî ve felsefî düşünce, mezhep ve benzeri nedenlerle ayrımcılık yapan ve bireyleri aşağılayan yayınları içeremeyeceği ve teşvik edemeyeceği” ilkesi yer almakta ve yayıncılara ayrımcılık yapmamaları öğütlenmektedir. Cinsiyet eşitliği, kadın ve erkeklerin yanı sıra eşcinselleri de kapsar.

“Eşcinsel ilişkinin konu edilmesi”nin neden yaptırıma maruz bırakılmasının istendiği, raporda “çocuk ve gençlerin cinsel eğitimine zarar vereceği” gerekçesine dayandırılmış. İddia edilen bu ihlal, 6112 Sayılı Yasanın 8/2 maddesinde, “Çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlâkî gelişimine zarar verebilecek türde içerik taşıyan programlar bunların izleyebileceği zaman dilimlerinde ve koruyucu sembol kullanılsa dahi yayınlanamaz” şeklinde düzenlenmiştir. Oysa rapor, bu gerekçeyi öne sürüp, yayın hizmetlerinin “toplumun milli ve manevi değerlerine, genel ahlaka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olamaz” hükmünü içeren 8/1/f maddesine göre ceza verilmesini istemektedir. Rapordaki bu karışıklık bile önyargılı ve ayrımcı bir yaklaşım sergilendiğini kanıtlamaya yeter.

Rapordaki değerlendirmeler bu yayının “çocuk ve gençlerin cinsel eğitimine zarar vereceği” gerekçesine dayandırılmış. Bu açıdan bakıldığında çarpıcı bir yanlışlık daha ortaya çıkıyor; bu dizinin yayınlandığı saat ve mecra çocukların ekran başında olacağı bir zaman dilimi ve mecra değildir. Sözü edilen dizi saat 22.21.24’te izleyicilerin para ödeyerek abone olduğu dijital platformlardan servis edilen şifreli FOXLİFE kanalında yayınlanıyor. Yayın ihlali olduğu öne sürülen sahne ise saat 22.30’dan sonra yayınlanmış. Üstelik de programda koruyucu sembol olarak “7 yaş ve üzeri” ile “Şiddet ve korku” sembolleri kullanılmıştır. Digitürk, Dsmart gibi dijital platformlar herkesin kolayca ulaşabildiği, toplumun bütün bireylerine açık mecralar değil, yetişkinler tarafından abone olunup ücret ödenerek izlenebilen platformlardır.

Öyle bile olsa, 9-1-1 adlı dizideki 24 saniyelik bir sahnenin çocukları ve gençleri neden ve nasıl olumsuz etkileyeceği sorusuna da yanıt verilmesi gerekir. Raporda uzman olduğu belirtilen üç akademisyenin görüşüne yer verilmiş. Neden bu kişilerin seçildiği bile belirsiz ama daha önemlisi bu alıntılar da o kadar gelişigüzel seçilmiş ki, bu alıntılarda eşcinsel ilişkinin TV programlarında yayımlanmasının sakıncalarına dair hiçbir ifade yok! Bu alıntılarda cinsel eğitim ve medya ilişkisi irdeleniyor.

Uygulanması istenen madde ve alıntıların rastgele ve ilgisiz biçimde seçilmiş olması, uzmanların hazırladığı raporu geçersiz kılıyor.

Zaten 24 saniyelik yayından çocuk ve yetişkinlerin zarar göreceğinin mantığını anlamak mümkün değil. Zira her ne kadar raporda “eşcinsel çiftin öpüşmesi” denilmiş olsa da bu sahnede iki kadının erotik olarak tanımlanabilecek ya da seksi çağrışımlara neden olacağı söylenebilecek bir öpüşmesinden söz edilemez. Bu sahnede gündelik giysileri içerisinde, eşcinsel iki kadının birbirine sevgi ve dayanışma duygularıyla yakınlaşması anlatılıyor.

Çocuk ve gençlerin böyle bir sahneden olumsuz etkileneceği önyargısı, eşcinselliğin böyle örneklerin görülmesiyle tercih edildiği, yayıldığı, örnek alındığı gibi ilkel bir anlayışa dayanıyor. Oysa çağımızda artık bütün bilimsel yaklaşımlarda eşcinselliğin bir yönelim olduğu, eşcinselleri görerek tanıyarak eşcinsel olunmayacağı kabul görmektedir. Eşcinsellik, bir tercih değil bireyin doğasından kaynaklanan bir yönelimdir.

Bu konudaki bilimsel literatür, eşcinselliğin ve tüm LGBT bireylerin medyada görünürlüğünün bu bireylerin dışlanma duygularının azalmasına neden olduğunu ortaya koyuyor. LGBT bireylerin medyada, görünürlüğünün artması ve konu edilmesinin eşcinselliğe özendirdiği artık bilimsel bir soru olarak bile sorulmuyor. Bilim bu sorulardan çoktan uzaklaştı.

Kaldı ki, 9-1-1 adlı bu dizi ve benzer unsurların yer aldığı dizi ve filmler, ABD ve batı ülkelerinde de yayınlanıyor ve böyle sonuçlara yol açtığını söylemek bilimsel ve gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Üstelik Türkiye’de de sanatçı, edebiyatçı ve değişik alanlardan eşcinsel ünlüler sürekli olarak medya ve toplumun gözü önünde. Bu eşcinsellerin medyada, radyo ve televizyonlarda yer almasının çocuklar ve gençler üzerinde cinsellik açısından “örnek” oluşturduğu söylenemez. Öyle olsaydı, RTÜK’ün eşcinsel ünlülerin yer aldığı bütün radyo ve televizyon programlarına yaptırım uygulaması gerekirdi.

Gelelim, yaptırımın dayanağı yapılan 6112 sayılı yasanın 8/1/f maddesine. ABD kaynaklı bu dizide Türk aile yapısına uygunluk aramak zorlayıcı bir yorumdur. Los Angeles’ta polis, sağlık görevlisi ve itfaiyeciler gibi acil durumlarda ilk müdahale eden, başkalarını kurtarmak için kendilerini tehlikeye atan Amerikan insanlarının yaşamlarından kesitler içeren bir dizide “Türk aile yapısı”na uygunluk elbette olmayacaktır. Ama illa Türk aile yapısına uygun olsun diye başka ülkelerin yapımlarının izlenmemesini istemek de akli bir yaklaşım olamaz.

“Toplumun milli ve manevi değerleri, genel ahlak ve ailenin korunması” diye bir toplumu oluşturan bütün bireylerin üzerinde uzlaştığı bir anlayış olamaz. Hiçbir toplumda “genel ahlak” ve her bireyin aynen kabul ettiği “milli ve manevi değer” olamaz. Milli ve manevi değerler ile ahlak anlayışı kişiden kişiye, kentlere, bölgelere ve en önemlisi de zamana göre farklılıklar gösterir. Döneme göre de değişir. Türkiye’deki bugünkü milli ve manevi değer ile genel ahlak anlayışının 15-20 yıl öncekiyle bile aynı olduğu söylenemez. Durum böyleyken, “toplumun milli ve manevi değerleri ile genel ahlak ve ailenin korunması” ilkesine aykırı diye bir diziye yaptırım uygulamak, RTÜK’teki çoğunluğun ahlak anlayışının tüm topluma dayatılmasından başka anlama gelmez.

Nitekim RTÜK’teki çoğunluk anlayışı, radyo ve televizyon yayınlarındaki şiddet ile kadına şiddet konusuna bu dizi örneğindeki kadar önem vermiyor. Bunun kanıtı da programlarda kadına şiddet başta olmak üzere her türlü şiddete ilişkin pek çok olumsuz örneğe hemen her gün rastlamamıza rağmen yaklaşık dört aydır (24 Nisan 2019’dan beri) İzleme ve Değerlendirme Dairesi’nden bu örneklere ilişkin bir rapor bile gelmemesidir. Bu kadar süredir ulusal kanallardaki şiddet içeren yayınlar görmezden geliniyor.

Üst Kurul, böyle bir yaptırım uygulayarak üyesi olduğu uluslararası kuruluşlarda kabul edilen yayıncılık ilke ve protokollerine de aykırı davranmaktadır. Nitekim Türkiye-AB Yenilikçilik Alt Komitesi’nin 26 Mart 2015’te yapılan 5 numaralı hazırlık toplantısında “Üst Kurul mevzuatında cinsiyete dayalı ayrımcılık ve bireylerin cinsel yönelimine değinen bir düzenlemeye yer verilmediği” eleştirisi dile getirilmiştir. Dönemin RTÜK Üyesi ve AB Daimi Temas Kişisi Doç. Dr.Hamit ERSOY bu eleştiri karşısında, 6112 sayılı Kanun’un 8/1/ç bendinin insan onuru ifadesiyle başladığı, 8/1/e bendinin sonunda yer alan “benzeri nedenlerle ayrımcılık yapılamaz” ifadesi ile daha geniş anlamda her türlü ayrımcılığın yasaklandığı ve bahsi geçen söz konusu maddelerle de “her türlü ayrımcı ve insan haklarını ihlal edici yayınların yasaklandığını” Üst Kurul adına resmi olarak taahhüt etmiştir. 

Hal böyleyken “eşcinsel ilişkinin konu edilmesi” gerekçesiyle bir kanala müeyyide uygulanması düpedüz ayrımcılıktır ve Üst Kurulun kendi taahhütlerini çiğnemesi anlamına gelmektedir. Bu gerekçelerle Üst Kurul çoğunluğunun kararına katılmıyorum; yaptırım uygulanmasına karşıyım.



Etiketler: medya