29/02/2012 | Yazar: Gülistan Aydoğdu

Gülistan Aydoğdu, Bağımlı kitabının yazarı Can Çavuşoğlu ile Kaos GL okurları için sohbet etti.

Hayatta Her Şey Bağımlılık Değil mi? Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Can Çavuşoğlu’nun kitabının 11. sayfasındaki sorular dizesinin başlangıcı bu.
 
Cinus Yayınları’ndan Kasım 2011’de çıkan “BAĞIMLI” adlı kitap 255 sayfa. Kitap eskiden cep kitap olarak adlandırılan boyutta.
 
Kitabın kapağına baktığınızda içeriğinin komando ya da militarizmle ilgili olduğunu düşünebilirsiniz. Bu sizi yanıltmasın.
 
İlk elime alıp sayfalarını karıştırdığımda nerdeyse 30 sayfaya gelmiştim. Kitap okumak benim dinlenme aracımdır. Kendimi çok yorgun bulduğum zamanlarda aşk ya da polisiye kitap okumak benim için pencereyi açıp temiz hava almakla eşdeğer. Kitaba gömülmemin bir nedeni de bu sanırım.
 
Aslında ilk sayfalarda biraz irkilmeme neden oldu. Güneydoğuda askerlik yaptığı sürede iyi nişancı olması nedeniyle öldürdüklerinin sorgulanmadığı, tam tersine komutanı tarafından özel olarak teşvik edilen bir komando.  Dağda “terörist” olarak adlandırılan kişilerin nasıl daha çok acı çektirilerek öldürüleceğini çok iyi bilen, öldüren, acı, ölüm, yardım çığlıklarını senfoni olarak adlandıran komando asker. İrkilmemin bir nedeni de Kürtlere atfedilen “terörist” vurgusu. Yazarın farkında olup olmadığını bilmiyorum ama bana ırkçılık hissettirdi.  Gerçi yaşandığı söylenen anlatıyı, olayları şöyle okumak da mümkün: Türkiye’deki askeri eğitimin amacı, insanları ölüm makinesine dönüştüren militarizmin sonuçları...
 
Kitapta gelir seviyesi orta sınıfın üzerinde, zeki, iyi eğitim görmüş, olanakları çok iyi  Melih, emekliliği gelmiş ama direnen cinayet masası dedektifi  Arif ve yeni göreve başlayan hızla yükselen “Fetocu” olabilecek bir Mecit.
 
Kurgu her ne kadar bu üç kişi etrafındaymış gibi görünse de ilerleyen sayfalarda böyle olmadığını görüyoruz. Pek çok akademik araştırma, bilgi, belge de verilmiş. Bu bilgilerin izini sürmek ise inanılmaz keyifli oldu benim için. Dikkat çeken bilgilerden birisi de “gey”  mekânlar; park, bar, sinema, hamam gibi sosyalleşme alanları.
 
Polisiye kitap olarak çok severek okuduğum Ahmet Ümit’ten sonra Can Çavuşoğlu’nun “ BAĞIMLI” adlı kitabı hoş bir sürpriz oldu. Katilden cinayetlere örülmüş.  Tanıdığın mekânların, yaşadığın sosyal, siyasal olayların da cinayetlerin çevresinde yer alıyor olması tarihe bir bakıma not düşüyor. Zaman zaman yazarla aynı kaygıları paylaşmak, sorgulamak, isyan etmek, kurmak zevkli.
 
Okunulması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Belki devamının getirilmesinde yazar için motivasyon olur. Asıl sürpriz bana göre son sayfalarda saklı. Buradan daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Kitabı okunur kılan bir başka konuda “gey”liği doğru anlamak için gerekiyor.  Önyargılar ve dinin bakışını şu cümlelerde daha iyi görebiliyoruz: “Gey olmanın başımıza gelebilecek en kötü hastalıklardan biri olarak görüldüğü yapılarda aileler çocuklarını reddediyor. İnsanlar işlerini kaybediyor. Eşcinsel bireyler askere bile alınmayıp üstüne bir de bunu ispatlamaları isteniyor. Hapishanede ise ayrı koğuşlarda tutuluyor. Sanki 16. yy.daki cüzam hastalarının, sağlıklı bireylere bulaştırmasınlar diye uygulanan tecrit ve dışlanmayı günümüzde homoseksüellerin gördüğünü “ söylüyor Can Çavuşoğlu.
 
Kitapta verilerin, dip notların çokluğu bilimselliği konusunda kuşkuya yer bırakmıyor. Eşcinsellik konusunda hata yapmamak için Bruce Bagemihl‘den yapılan alıntılar konuya gösterilen hassasiyetin ve özenin göstergesi.
 
Aslında kitap hakkında Can Çavuşoğlu’yla yaptığımız bu röportajdan sonra pek fazla söylenecek söz kalmıyor sanırım.
İyi okumalar herkese!
 
Öncelikle, kitabın adı neden “Bağımlı”?
Romanımın arka planında hayatın kendisinin aslında bir bağımlılık olduğunu irdelemeye çalıştım. Hayatta kalmak ve devamlı bunun için mücadele etmek. Binlerce yıl önce avlanarak evine yemek götüren, savaşan, bu becerisi ve cesareti ile eşini seçmeye hak kazanan insan ırkı şimdilerde entrikalarla dolu başka bir gerçeklikte aynı savaşın farklı formlarını yaşıyor. Hiç kimse de çıkıp anti-hayatı ya da yaşamamayı seçmiyor, seçemiyor (istisnalar hariç). Bu aslında yanı başımızda duran bir tercih değil mi? Ölmek! Ya da uçsuz bucaksız bir mekânda, tek başına inzivaya çekilmek.
 
Diğer yandan Bağımlı romanımdaki bütün karakterler, katilin kendisi, dedektifler, psikolog ve doktorlar, kurbanlar, kısaca oyuncuların hepsi bir duyguya veya maddeye bağımlı yaşıyorlar. Tabi bir de bu bağımlılık olgusunu pekiştirmek adına romanım bir AMATEM seansıyla başlıyor ve gene başka bir seansla bitiyor.
 
Bu kitabı yazmak için inanılmaz emek harcandığını görüyorum. Psikolojik ilaçların yapısı, kullanımları, geyler hakkındaki “bilimsel çalışmalar”. Bu konulardaki araştırmalarınız ne kadar sürdü?
Psikolojik ilaçların yapısı ve kullanım alanları hakkında bilgilerim özelde kendi tecrübelerime dayanıyor, tabi buna AMATEM’de izole olunması gereken bir ortamda geçirdiğim 4 aylık alkol tedavisini ve diğer madde bağımlısı kader arkadaşlarımla (biz birbirimize daha çok “koğuş arkadaşı” deriz) yaşadığım gerçek deneyimleri de eklemek gerekir. Ayrıca alt yapısında kendi özel doktorumla geçirdiğim iki yıllık bir süreç de söz konusu. Bu tür ilaçların etkilerini, dozaj ayarlamalarını kullananlardan daha iyi kimse bilemez. Tabi üzerine biraz da bilimsel araştırma ekleyince romandaki kurguya ulaştım.
 
Görsel ve yazılı materyaller konusuna gelince, ben aslen üniversite kökenliyim yani akademisyen kimliğim bir kenarda duruyordu. Yapmış olduğum hemen her çalışmada benzer analitik teknikleri kullanırım, aslında bu da bir tür bağımlılıktır. Havada asılı, gerçekçilikten uzak bir hikaye yerine kitap ile ilgili oluşturduğum web sitesi sayesinde okuyucuyu hikayenin içerisine çekerek, konunun aktığı o önemli anda, referans siteye giderek alakalı videoları izleyebilmesini, makaleyi okuyabilmesini sağladım.
 
Bütün bu çalışmalar, edit ve baskı süreci de dâhil tamamlamam 8 ayımı aldı.
 
Nefret cinayetlerini verirken aynı zamanda toplumsal olayları da es geçmemişsiniz. Bunu özellikle mi yaptınız?
Toplumun bu noktada kendisini biraz sorgulamasını istedim. Çünkü ben sorguluyorum. Bir yanda soğukkanlılıkla işlenen nefret/töre vs. cinayetleri, yakalanamayan katiller, her an katil olabilecekler, diğer yanda ise yazılı ve görsel medyada -sıfır- haber değeri taşıyan bir dolu iri punto ve toplumun ilgisinin farklı kanallara kaydırılması. Bunan adına da “Gündem” deniyor. Aslında katil de ilk cinayetinden sonra gündem oluşturamadığını düşünüyor ve hemen strateji değiştiriyor. Burada katilin kazancı ise kesilip, saklanan basit bir haber kupüründen ibaret. Tabi romanımdaki bu ve benzeri güncel örnekleri gene gerçekçiliğe yakın olması açısından özellikle seçtim.
 
Başkarakter Melih’in küçüklüğünde yaşadığı ensest, toplumdaki eşcinselliğin “nedenleri” hakkındaki genel kanıyı desteklemiyor mu sizce?
Kendi eşcinselliğimin daha bilinçli seviyede bir sağlamasını yapmak açısından bence kitaptaki en önemli bölümlerden biridir “Yavru Aslan”. Tabi benim başımdan böyle bir olay geçmedi ama geçebilirdi de. Eşcinselliğin yıllarca belki sadece bana özel bir olay olduğunu düşündüm. Tabi o zamanlar ufaksınız, düşünceleriniz, hisleriniz, bakış açınız haliyle farklı. Mesela o zamanlar daha çok kendimi cezalandırılmış, adeta lanetli biri gibi görüyordum. Korkuyordum. İzleyen yıllarda büyüyerek, okuyarak, dünyayı gezerek, görerek ve farklı kültürlerde yaşayarak işin temelinde gerçeğin bambaşka olabileceğini düşünmeye başladım. Yapılan bilimsel araştırmaların da ışığında, aslında bende bir sorun olmadığını, böyle yaratıldığımı öğrendim. Sonrasında eşcinsellikle ilk tanışmamın “kötü bir olay, kaza” olmadığını, doğal bir yönlendiriliş olduğunu anladım. O noktadan sonra artık kendimi daha özel hissetmeye başlamıştım, içimdeki gerçek ben’i belki de ilk defa işte o an sevdim.
 
Diğer yandan Yavru Aslan’da toplumun genel bakış açısını da yansıtmakta yarar var diye düşündüm. Biliyorsunuz bu bölüm hikâyenin henüz başlarında yer alıyor. Sonuçta okuyucularımın hepsinin eşcinsel olmasını bekleyemem. Aslında ortada bir ajitasyon da söz konusu, çok yoğun duygular var, bir insanın katil olmasına giden yolda karakterini de güçlendirmeye çalıştım. Katilin başrolü kaptığı bir polisiyede bakış açınızın tamamıyla katilin gördükleriyle ve hisleriyle olması gerekiyor.
 
Askerliğinizi yaptınız mı? Yaptıysanız nerede, ne zaman?
Eğirdir Dağ Komando Okulu çıkışlıyım, eşcinselliğim dolayısıyla pembe teskere almadım, merak etmeyin. “Çıkışlı” olmak TSK Komando Brövesi taşıyanlar arasında mezun olduğunuz okulu temsil eder. İşin bir bakıma Harvard’ı yani. Askerliğimi ise Yedek Subay, Tim Komutanı olarak Silvan, Diyarbakır’da 1999-2000 yılları arasında tamamladım. İsteğimle gittim ama asla eskisi gibi olamadım. Bir parçam hala o coğrafyada.
 
ABD’ye ne zaman yerleştiniz işiniz için?
Amerika’ya 16 yaşından beri gerek gezi, eğitim ve gerekse iş amaçlı devamlı gidip gelirdim, en son iki sene önce yerleşmeye karar verdim. Ailemizin gümüş takı üzerine mütevazi bir işi var, şimdilerde bunu büyütmeye çalışıyorum. Bir yandan da dilediğimce yazıyorum. Bağımsızlığa ilk adımımı attım diyebiliriz. Artık bir patronum yok, kendimin patronuyum. Fikirlerimi ise burada daha özgürce ifade edebiliyorum.
 
Kürt sorunu dediğimizde sizin aklınıza gelen nedir? Kürtçe sözcükleri nerede öğrendiniz?
Kürt sorunu maalesef bir gerçekliktir. Maalesef diyorum çünkü bunu bizler, diğerleri yarattık. Yıllar süren ulus-devletçi politikaların neticesinde Kürt kimliği adeta yok sayıldı. Konuştukları dil engellendi. Hatırlasanıza geçmişi? Kart-kurt hikâyelerini. Güneydoğu bölgemize yıllarca hiçbir sanayi yatırımı yapılmadı. Oradaki halk fakir ve eğitimsiz, aşiretlerin, ağaların eline bırakıldı. Devlet vardı, yol, elektrik, okul da vardı ama şefkat eksikti, sahiplenme ise yoktu.
 
Bir insana kendisini değersiz hissettirirseniz ondan sizi geri sevmesini nasıl bekleyebilirsiniz?
 
Romanımda geçen Kürtçe sözcükleri Kürt arkadaşlarımdan öğrendim, sohbetlerde dilim döndüğünce konuşmaya çalışırım ve öğrenmeye devam ediyorum. Benim için İstanbul’dan sonra gezecek en önemli şehir ise hala Diyarbakır’dır.
 
Kitapta yer alan “…varoş piçi. Hayatında hiç sevilmemiş…” cümlesi ile varoşlarda sevgi yoksunluğu olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Bence şöyle düşünmek lazım, karşımızda bir katil duruyor, daha önce de (farklı koşullarda) öldürmüş, şimdi ise uzun bir suskunluk döneminde. Kendini tekrar öldürmeye motive ediyor ama kurbanıyla da arasında kurulmuş güçlü bir duygusal bağ söz konusu. Aslında ilk kurbanı bir jigolo, yaşamı bedeni ile para kazanmanın üzerine kurulu bir karakter. Yaşanan ilişkinin bağımlılık ve sevgi boyutlarında olmaması gerekirdi ve nasıl olduysa işler ters gidiyor. Katil, nefretini işte oluşan bu duygusal bağı koparmak için kullanıyor. Bir bakıma kendi kendini dolduruyor. Bir şeyler yaşanıyor, sonrasında nefret geliyor (oluşturuluyor) ve arkasından da eylem gerçekleşiyor. Ama tabi romanın ilerleyen sayfalarında, diğer kurbanlar için artık böyle bir motivasyona gerek duyulmuyor. Çünkü önemli olan o ilk eşiği atlamak. Hatta üçüncü ve dördüncü kurbanlarla ortada cinsel ilişki bile yok. Kurbanların yaşamdaki pozisyonları ise tamamıyla farklı.
 
“Gecenin insanları. İstanbul’daki beyaz yakalıların ve zenginlerin pis işlerini gören. Çarpık ilişkilerini besleyen zenciler topluluğu. Her türlü pislik vardı bunlarda…” cümlesinde öncelikle zencileri daha sonra da onlara benzetilen Kürtleri bir aşağılama yok mu? Hani Kürtler de bu işi yapmayı çok istediklerinden yapmıyorlar sanırım. Zenginler bu insanların çaresizliklerinden faydalanarak “pis işlerini” onlara yaptırarak temizlenmiyorlar mı?”
Bahsedilen bölümde aslında zenciler; renk olarak siyah, gece rengi, karanlık, görünmez, kirli ve gecenin insanları olarak tanımlanıyor. Bu tür insanlar genelde gündüzleri uyur, güneş batımıyla kendilerine has mesailerine uyanırlar. Parası olan, elit (beyaz - ten renginden ziyade sistem içindeki pozisyonları) ve gündüzleri yaşayan kesimin bağımlısı olduğu gene kirli tabir edebileceğimiz, hemen hepsi yasalarla yasaklanmış, siyah bağımlılıklarını gidermek için birer araç görevi görürler. Bir kişiden rızasıyla ya da olmadan alıp, başka bir kişiye ama rızasıyla satarak gerçekleşen bu yasadışı ticaretten kendi kar paylarını alırlar.
 
İşin bir de sosyo-ekonomik boyutu vardır. Sizin sanırım değinmek istediğiniz konu bu. Gelişmiş toplumlarda; Amerika’da önceleri Siyahiler ve sonrasında Latin kökenliler, Almanya’da Türkler, Fransa’da Cezayirliler, diğer dominant çoğunluğun yapmak istemediği, ücretini beğenmediği işleri yapmaktan çekinmediler, çünkü paraya ihtiyaçları vardı, çünkü eğitimsiz ve fakirdiler. Buraya kadar olan kısımda gerçek emekten bahsediyorum, mesela asgari ücretle (belki çoğu sigortasız) bir ay boyunca rögarları temizlemek, çöpleri toplamak, bulaşıkları yıkamak, inşaatlarda çalışmak gibi. Bu kesim için ülkemizde maalesef oluşturulan koşullar da göz önüne alındığında ilk başta Kürtler aklımıza geliyor. “Ekmeğini taştan çıkarmak” deyimi farkındaysanız artık bu kategoriye has kullanılıyor. Çünkü diğer kesim böyle işler yapmaktansa kahvede vakit geçirmeyi ya da evde oturmayı tercih ediyor.
 
“Bağımlı”dan sonra geleceğini söylediğiniz “Bağımsız” ve “Küçük Aslan” kitapları ne zaman bize ve de okuyucuya ulaşır?
Şu an Bağımsız üzerinde çalışıyorum. Biliyorsunuz hikaye henüz bitmedi. Üçlemenin ikincisi için gerekli alt yapıyı ve araştırmalarımı tamamladım. Romanımın akış haritası hazır. Nisan 2012’ye bitmiş olur, sonrasında yoğun bir edit dönemi ve baskı süreci geliyor. Ekim 2012 gibi okuyucuyla buluşturmayı planlıyorum. Ama şuna emin olabilirsiniz, romanın tam ortasında inanılmaz bir şey yaşanacak, ben buna “twist” diyorum yani falso, dönüş. Eğer bu olay planlarken benim uykularımı her gece kaçıyorsa, eminim sizler de okuduğunuz anda yerinizde çakılıp kalacaksınız.
 
Üçlemenin sok kitabı “Yavru Aslan” ise 2013’te okurla buluşacak. Böylece bütün bir daireyi tamamlamış olacağız.
 
Kitabın “Teşekkür” bölümünde Kaos GL Dergisi de yerini almış. Ve bu söyleşi de dergide yayınlanacak. Bu konuda söylemek istediğiniz var mı?
Kaos GL Dergisi bence Türkiye’deki en önemli ve güçlü LGBT hareketini temsil ediyor.  Abonesiyim, yazılarını, makalelerini, haberlerini keyifle okuyorum. Elimden geldiğince her türlü ortamda ve koşulda desteklemekten gurur duyuyorum. Bana da böyle bir söyleşiyle zaman ve emek ayırdığı için ayrıca teşekkür ederim.
 
HEP BİRLİKTE BİRİZ.

Etiketler: kültür sanat
Nefret