15/03/2020 | Yazar: Kaos GL

Burçin Tetik ile Berlin’i, göç eden jenerasyonlar arasındaki iletişimi, örgütlenmeyi, Almanya’nın LGBTİ+ hakları konusundaki sanrılarını ve gazeteciliği konuştuk.

“Hep etrafın çevrili gibi” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Röportaj: Aylime Aslı Demir & Yıldız Tar

Burçin Tetik, 2010 yılında Berlin’e yüksek lisans yapmak için geldi. O zamandan beri Berlin’de yaşıyor. Kuir+ Lubun Berlin Pride kurucularından. Bir yandan da gazetecilik yapıyor. Göçmen LGBTİ+’ların hikayelerini anlatan az sayıdaki gazeteciden biri…

Burçin Tetik ile Berlin’i, göç eden jenerasyonlar arasındaki iletişimi, örgütlenmeyi, Almanya’nın LGBTİ+ hakları konusundaki sanrılarını ve gazeteciliği konuştuk.

Yıldız Tar: Almanya'ya ne zaman, hangi ne niyetle geldin? Buraya geldiğinde nasıl bir şehir karşıladı seni?

Burçin Tetik: Ben buraya ilk başta 2010 senesinde okul için geldim. Boğaziçi'nden mezunum ve burada yüksek lisans yapmaya geldim. Asıl motivasyonum ülkeden çıkmaktı bir şekilde ve bana bunu bana en çok sağlayabilecek yer Almanya'ydı. Çünkü burs bulma ihtimalim vardı okumak için. İngiliz Edebiyatı okudum ben ama İngiltere'de okuma şansım yoktu çünkü çok pahalı okullar. Almanya'daki okullar daha karşılanabilir. Burada yüksek lisansımı yaptım. Uzun bir tez sürecime girdim.

Beklentilerimi Berlin epeyce karşıladı aslında. Dört günlüğüne bir ziyaretimde görmüştüm daha öncesinde. Ama mesela Viyana'da Erasmus yapmıştım üniversitedeyken. Güzel köy gibi bir yerdi ama her şey çok standarttı. Orası yaşanabilir gelmedi.  Çimenleri bile şekle sokuyorlardı. Ama Berlin bana yaşanabilir geldi. Kozmopolit, her yerde insanlar, böyle uyumsuz insanların da bir arada yaşayabildiği bir yer gibi görünüyordu. Az çok karşıladı o beklentimi de sonrasında. Öyle bir şey ki burada Türk marketleri var her yerde ve salça bulabiliyorsun mesela. Çünkü bizden önce buraya gelen insanlar burada bize var olma şansı vermişler. Marketin de var, aradığın gıdalar var, Türkçe anadilinde konuşabiliyorsun bir sürü yerde. Artık devlet de mecburen sana bazı opsiyonlar sunuyor. Türkçe konuşan dişçiye gidebiliyorsun. Bunlar çok büyük bir lüks aslında. Avrupa'da yaşıyorsun ama bir yandan da Türkiye ile bağın yüzde yüz kopmuyor. Türkiye ile doğrudan bir iletişimin olmasa da o sırada ana dilini konuşman, ana dilini taşıyan insanlarla iletişebilmek senin onu hâlâ içinde taşımana yardımcı oluyor. Başka ülkelerde yaşayan arkadaşların Türkçe konuşamıyorum dediğini ve bundan, dili konuşamamaktan büyük bir rahatsızlık ve üzüntü duyduğunu gözlemledim. Burada o yok. İstanbul'un bir uzantısıymış gibi bir tür paralel evrende yaşayabiliyorsunuz gerçekten. Bunu da gerçekten o bizden önce gelen insanlara borçluyuz.

Burda da bazen çatışmalar oluyor. Bu new wave denen, sonradan gelen bizim gibi insanlar ve daha önce göçmüş insanlar arasında da artık nüfus arttıkça çatışmalar başladı. İşte bir taraf öbür tarafa diyor ki -siz burada hiç yardımcı olmadınız gelince. Hâlbuki burada büyük bir komünitemiz var ve öbür taraf diyor ki -siz bize geldiniz ayrıcalıklarınızla tepeden bakıyorsunuz, bizle konuşmuyorsunuz, aşağılıyorsunuz bizi. Böyle bir şey var. Böyle bir diskur başladı.

Bana burayı hazırlamış insanlar olarak görüyorum onları ister istemez. Bana bir tür ayrıcalık verdiklerini düşünüyorum burada. Şu an başka göçmenlerin belki işte mesela Suriye'den göçen insanların yıllar içinde kuracağı bir şey olacak ama ben buraya rahat geldim onlara nazaran bu anlamda. O yüzden Berlin, evet beklentilerimi biraz karşıladı ve beni rahat ettirdi bu şekilde ama buradaki göç sayesinde yani. Yoksa Alman devletinin yüce gönüllüğü ile bir alakası yok bunun. 

Yıldız Tar: Bu çatışmanın benzerini queer göçmenler, LGBTİ+ göçmenler açısından da gözlemliyor musun?

Burçin Tetik: Biz burada iki kere yürüyüş düzenledik iki sene. İlk başta böyle biraz başarısız oldu. İstanbul Pride diye çıktık. Hayır burası İstanbul değil, Berlin'deyiz ama destek olmak istiyoruz ama biz de buradayız, kendi dertlerimiz falan var derken öyle bir yürüyüş oldu. Geçen yaz da ikincisi oldu. İkisinde de mesela Kreuzberg'den geçerken yumurta atmak, su şişesi atmak falan gibi şeyler yaşadık. Yani bunu yapanlar da bizden önce gelmiş olan göçmenler ve burada Türkiyeli insanların Türkçe, Kürtçe sloganlar eşliğinde ve -ibneyiz, dönmeyiz diye bağırarak sokaklarda yürümesi insanları rahatsız etti bu anlamda. Orada ilk defa ben de onu hissettim. Çünkü bire bir belki suratıma karşı bir şey söylenmemişti ama kimliği belirsiz anonim birinin attığı bir şey kafanıza geliyor ve orada istenmediğinizi anlıyorsunuz. O anlamda evet böyle bir durum var ama bir yandan da mesela gene aynı şekilde Kreuzberg'in Türkçe konuşulan sokaklarında o şekilde yürüyebilmek ve yanınızda, sağınızda, solunuzda, önünüzde, arkanızda benzer insanlarla yürümek de ayrıca bir güç veriyor size. Çünkü normal şartlarda bu sokakların ne kadar bize ait olduğu da bir soru işareti. Yani işte göçmensin, o zaten bir tık soru işaretine sebep oluyor. İşte ibnesin, o yüzden bir tık daha uzaklaşıyorsun o sokaktan. Sokaktaki beyaz insan da senle bir derde sahip. Ama işte senden önce göçmüş olan da senden çok da mutlu değil, onu da hissediyorsun. Ama senin de mesela ayrıcalıkların var, eğitimin var. Buraya bu yaşınla gelebilmişsin. Elinin altında çok fazla imkân var. Cep telefonun var, gps'in var. Bu insanlar buraya geldiğinde onları bir yurda tıkmışlar, buradan çıkmayacaksınız demişler. En kötü işlerde çalıştırmışlar. Senin böyle bir zorunluluğun yok. O yüzden çok pis bir şey aslında. Böyle sürekli bir dengeyi kafanda gözetmek zorundasın. Ben şu an neredeyim, bu diyaloğu nereden açman gerekiyor, karşımdaki insanla nasıl konuşabilirim, ne kadar istenmiyorum, ben ona ne kadar istenmediğini hissettiriyorum? Bu; hem göçmen hem de lubunya olmanın getirdiği sürekli kendini sorgulama, karşındakini sorgulama hali oluyor. 

hep-etrafin-cevrili-gibi-1

Aylime Aslı Demir: Bahsettiğin ikinci yürüyüşe kimler katıldı?

Burçin Tetik: İkinci yürüyüşün düzenlenmesinde çok aktif olduğumu söyleyemem, ama benim gözlemlediğim kadarı ile gene Türkiyeli insanlar, buraya göç etmiş olan Türkiyeli insanlar. Organizasyonda çoğunlukla son birkaç yıl içinde gelen insanlar var. Ama onun dışında da beyaz Alman da geldi, Mısırlı insanlar da geldi. Suriye'den insanlar, Filistinliler, burada böyle beyaz tahakkümünün altındayken sözünü söylemeye çekinen, ya da bir alan bulamayan, kendini çok da evinde hissedemeyen insanlar da geldi aslında.

Dediğim gibi hem göçmen hem lubunyaysan, hem Türkiyeli ol hem işte Orta Doğu'dan başka bir yerden gelmiş ol, böyle çok da sevilmeyen ülkelerdensen özellikle, kendini burada evinde hissetmen gerçekten çok zor. Çünkü senden önce göçmüş ya da aynı zaman göçmüş diğer göçmenlerle de çok bir arada bulunamıyorsun homofobiden transfobiden ötürü. Beyaz alanlarda zaten Berlin'i anlatmam zaten çok zor. Onlar da belki bu sefer transfobiyi anlıyor ama kendisinin ne kadar ayrıcalıklı olduğun anlayamıyor. Sürekli onu bir eğitmek zorundasın. Eğitilmek istemiyor belki her zaman olduğu gibi. O ayrıcalığını tanımak istemiyor. Ya da istiyor yani ama o zaman da "beni eğit" gibi ona sürekli bir böyle duygusal emek harcamak zorundasın ki sen kendini orada rahat hissedebil. O yüzden galiba göçmen lubunyanın işi biraz daha zor çünkü orada da olmuyor, burada da olmuyor. O yürüyüşte de birazcık öyle geribildirimler de aldım daha önce. “Ben burada yaşıyordum yıllardır ama ilk defa göbek atarak bir pride yürüyüşü yaptım”, “Mezdeke duydum, çok iyiydi” gibi… Ya da işte burada doğmuş büyümüş bir arkadaş şey demişti, “ilk defa evet, bu sokaklar benim de sokağım gibi hissettim ben de”.

Aylime Aslı: Berlin'deki queer bir göçmenin karşılaştığı zorluklar neler genel olarak?

Burçin Tetik: Ben kendi deneyimimi söyleyebilirim. Göçmenlik ve lubunyalık olarak ayrılamıyor birbirinden ama mesela bütün göçmenlerin yaşadığı bir yabacılar ofisi kâbusu var burada. Tabi lubunyaysan durumuna göre biraz daha zorlaşıyor o işler. Özellikle alıktırıyorsan, gösteriyorsan kendini bu konuda. Sürekli kendini kanıtlamak zorundasın. Yasal olarak bazı şeyler çok zor. Belirli bir paranın üzerinde kazanmazsan seni ülkeden atmaya çalışıyorlar. Bazı kâğıtların yoksa seni atmaya çalışıyorlar ve bu konularda yardımcı falan değiller. Bütün bürokratik devlet kurumlarının sana sürekli hissettirdiği şu: “Sen burada istenmiyorsun, sen burada fazlalıksın, ne kadar erken gidersen o kadar iyi, sen bize yüksün, şu kâğıdı da getir. Devletten yardım almayacağına dair bunu söyle, şöyle yap, böyle yap.” Sürekli bir, minimum bela olacağım başınıza, bana hiç para harcamanız gerekmeyecek ve ben her işimi çok iyi şekilde halledeceğim garantisini vermek zorundasın.

Devlet kurumları tabi bu şekilde işliyor ama markette kapıdayken de Türkçe konuştuğunuzu duyunca olabilen bir şey. Oradaki kasiyerin size davranışı bir anda değişebiliyor. Seni hırsız olarak konumlayabiliyor. Çantana bakma ihtiyacı duyabiliyor Türkçe konuştuğunu duyunca. Ya da işte tipinden Türk olduğunu anlamadıysa ama sonra muhabbet ediyor senle birisi. Nerelisin diyor. Türkiye'denim diyorsun. Aa, hiç Türk'e benzemiyorsun kısımlarını geçtikten sonra kalkıp gidiyor. Ve bunu sosyal ortamda da yaşıyorsun. Okul ortamında da yaşıyorsun. Okulda mesela, üniversitede bürokratik işlerin var, bunların yapılması gerekiyor. Okulunu donduracaksın, bir sınava kayıt olacaksın, böyle şeyler. Oradaki memurla sürekli bir iletişimin olması gerekiyor ama o senle dalga geçiyor. Türkçe konuş bakayım diyor. Senin saçın Türk rengi değil diyor. Senin annen nereli diyor ve onu sürdürüyor. Bu böyle küçük bir şaka olarak da bitmiyor ama senin orada yapabileceğin tek şey sürekli olarak gülümseyip onla beraber şakalaşmak. Çünkü kaderin onun elinde. Türkiye'de bir üniversitede sana biri bir ayrımcılık yaptığında belki, bir dakika, ne yapıyorsun diyebilirken, burada şeyi kabul ediyorsun. Evet, ben ikinci sınıf vatandaşım. Bela çıkarmamam lazım. Bu ortama polis gelmemeli. Çünkü bana ne olacağı belli değil. Belki vizemi elimden alacaklar. O korku her daim içinde. Bu, benim başka göçmenlerde de gözlemlediğim, sınıftan bağımsız, yani buraya işçi olarak gelen insanlardan da duyduğum, daha ayrıcalıklı, işte üniversite okuyarak vs. gelen insanlarda da çok karşılaştığım belki rasyonel olmayan, atılacağım, bana bir şey olacak korkusu var. Otoriteden çok büyük bir korku var. Mesela ben buraya bursla gelmiştim. Almanya içinde çok bilinen bir burs bu. Dışarıdan bir şey zannediyorsun. Ama içeride bize dediler ki polis ile herhangi bir iletişime geçtiğiniz taktirde bursunuz kesilebilir. Yani sizin suçunuz olmasına gerek yok. Şahitlik yapsanız da… Bu tabi insanı çok korkutan bir şey. Hep böyle etrafın çevrili gibi… Seni korkutan bir sürü şey oluyor ama onlara hayır deme ihtimalin olduğunu düşünemiyorsun bile. O yüzden genel bir korku hali diyebilirim göçmen ve lubunya olmak. Tabi böyle bürokratik yerlerde ayrıca bir lubunyalıktan anlayacaklar mı gibi bir korku var. Ondan başıma bir şey gelir mi? Çok da şey yapmayalım, çaktırmayalım. Ya da her şey daha yumuşak gitsin, gülümseyelim geçelim. Partnerimle beraber gittim mesela ben yabancılar ofisine benim Almancam olduğu için. Partnerim trans bir kadın olduğu için ondan erkek pronoun zamiri ile bahsediyorlardı. Onu sürekli düzelttim ve kadın suratıma bakıp güldü benim. Partnerim o sırada bunu anlamıyordu yanımda. Ama orada o kadınla bir şey yapamıyorsunuz yani. Çok inisiyatifle çalışıyor burada bu tür şeyler. O size vize vermeyip bir şekilde ülkeden de gitmenize sebep olabilir. İki senelik vizeyi tık diye de verebilir. Çok memur bazında çünkü. O yüzden öyle bir -yok şikâyet edeyim, bir şey söyleyim falan gibi ihtimaller yok. Böyle hep korku hikâyeleri de dönüyor etrafta. Ben burada mesela bir saldırıya uğramıştım birkaç sene önce sokakta bir erkek tarafından. Ve sonra polis ambulans falan geldi. Adam kaçtı, onu bulamadılar zaten. Ve benim orda korkum oturumumdu. Burada oturum çok önemli. İkamet belgesi. Yani ikametin bir yerde yoksa o an başına çok kötü şeyler gelebilir. O sırada benim ikametim geçici evlerde kaldığım için bir arkadaşımın evindeydi. Ambulans geldiğinde ben ikametimin yanlış yerde olduğunu öğrenecekler korkusu yaşıyordum. Daha biraz önce saldırıya uğramışım. Ama oradaki en büyük korkum polisle bir araya geleceğim, bana nerede yaşadığımı soracaklar, benim adresimin ikametim olmadığı ortaya çıkacak. Başka bir şey düşünemiyorsunuz…

Yıldız Tar: Bu anlattıkların çok önemli bence. Türkiye'den baktığımızda Alman devleti LGBTİ+ hakları konusunda bir sürü adım atmış, ayrımcılığa karşı yasalar var ama sanki göçmen ve lubunyaysan bu yasalar sana işlemiyor…

Burçin Tetik: Kesinlikle evet. Yani onlardan haberin yok, onlara ulaşımın yok. Sana bu konuda yardım edebilecek birkaç tane yer var ama onlar da çalışan sayısı olarak azlar. Herkese yardım etmeleri mümkün değil. Benim oturumuma bir şey olur korkusuyla gitmediğim bir sürü eylem oldu. Polisin geleceğini biliyorsun, orada bir çatışma çıkabileceğini biliyorsun. Buradaki polis de şiddet uyguluyor gayet. O da değil yani, olası bir nezarete alınma durumunda oturumuna ne olacak korkusu çok büyük. O yüzden evet, Alman pasaportu olmayan bir sürü insan öyle durumlarda buradaki lubunya arkadaşlar da, biz bunu yapamayız deyip geri çekildiler mesela. Çünkü tehlikedesin yani. 

Aylime Aslı: Burçin sen hem Almanya'da Kuir+ Lubun Pride’ın kurucularından birisin. Hem de gazetecilik yapıyorsun. Türkiye’deki aktivizmi Alman kanalları ile buluşturma noktasında önemli işler yapıyorsun. Bize biraz gazeteciliğinden ve motivasyonlarından bahsetmek ister misin?

Burçin Tetik: Almanya'da mesela bu konuda çok tartışma var. Aktivizm ve gazetecilik beraber yürür mü? Ya da herhangi bir haber yapmaya çalıştığınızda sizin önünüze hemen bu aktivizmdir gibi duvarlar indirebiliyorlar. Benim doğam itibari ile yani her yürüyüşümün bir onur yürüyüşü olduğunu, benim o alanda bulunmamın bile aktivizm olduğunu, aktivizm sayesinde olduğunu anlatmam gerekiyor. Ve ben şahsen bu tür bir birlikteliğin beraber yürümesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü objektif gazetecilik diye bize Almanya'da ve sanırım Türkiye'de de yutturulmaya çalışılan şey, cis hetero beyaz erkeğin gazeteciliği aslında. Öbür türlü başka şeyler yaptığınızda işte kadın haberi, işte LGBTİ haberi… Sanki onlar böyle bambaşka ayrı bir dünyada yaşayan varlıklarmış gibi böyle, uzaylıymış gibi. Ya da işte sanki onlar politik haberler değilmiş, biz politik haber yapıyoruz, biz siyasetle uğraşıyoruz, biz ciddi haber yapıyoruz diyen birçok kurum ... mesela. Hayır, benim yaptığım haberler de gayet politik, sadece sen onu kendi ayrıcalıklarından ötürü öyle görmüyorsun. Bunu anlatmakla geçiyor zaman.

Eğer bir metin yazıyorsam, bir videoya katkıda bulunuyorsam orda hep o konunun dâhilinde lubunyaların da perspektiflerini dâhil etmeye çalışıyorum. Bir yandan da evet. Almanya ve Türkiye arasında da o anlamda birbirinden haberdar olma hali olmasını önemli buluyorum. Çünkü burada demin anlattığım gibi Almanya'nın sanki bu işi artık hallettiği, hakların verildiği, artık başka bir şeylere ihtiyaçlarının olmadığına dair bir sanrı var. Ve burada hep Türkiye çok kötü durumda, Türkiye’deki LGBTİ+ hareketine vah vah, yazık, çok üzülüyoruz, biz ne kadar şanslıyız, burada tamamen kurtarılmış bir ülkedeyiz gibi bir algı var Almanlar açısından. Ya bana sorulanlar da hep böyle geliyor; kaçtın de mii, tabi Türkiye çok kötüydü falan diye. O yüzden onlara da -hayır! Türkiye'de gayet iyi şeyler olduğunu, çok güçlü bir hareket olduğunu ve buradakinden fersah fersah ileride bir politika yapıldığını anlatmak gerekiyor. Bir yandan da bu ülkede olanları da onlara ve Türkiye'dekilere anlatmak gerekiyor çünkü burada da hiçbir şey göçmenler ve lubunyalar için güllük gülistanlık değil. Ama bu konuda evet, iki taraflı bir illüzyon var.

Yıldız Tar: Tam bu noktada senin gazeteci olarak göçmen lubunyalarla yaptığın röportajları hatırlatmak istiyorum. Sadece belirli bir grubun bildiği hikayeleri yaygınlaştırma, ifade kanalları açma açısından önemli bir adımdı. Nasıl ilerledi o röportajlar?

Burçin Tetik: Biz o yayın mecralarına sızarak, o odalarda bulunarak bu haberleri yaptırabiliyoruz. Ya da başka haberlerin o perspektifleri de kapsamasını sağlayabiliyoruz. Benim için önemli olan galiba şu an başka insanları da bu konuda desteklemek ve daha çok hikâyeler anlatılmasını sağlamak. Çünkü evet dediğin gibi, bu hikâyeler zaten belli bir grup insanın bildiği şeyler, üzerine konuştuğu şeyler, buradaki lubunya göçmenlerin de kendi kendine çok konuştuğu şeylerdi. Ama dışarıdan haberi yapılan şey sürekli new wave ama cis-hetero new wave. Böyle cis-hetero adamlarla konuşmak, işte yeni göçmenler, Türkiye'den yeni bir göç dalgası, "eskilerden ne kadar farklı" vurgusuyla verilen haberler. Hem Türkçe haberler, hem Almanca haberlerle maalesef genelde bu şekilde gidiyordu. Ama bir yandan bakıyorsun son birkaç senede LGBTİ+ göçü diyebileceğimiz bir olay da var ve bunu görmüyor insanlar. Sen orada özne olarak, bu göçün parçası olarak o haber odasında -bi dakika, böyle bir şey de var. Bundan haberiniz yok mu? dediğinde, -aa evet doğru. Şimdi düşününce var öyle bir şey, diyor insanlar…

Fotoğraflar: Kuir+ Lubun Pride Yürüyüşü, Claudia Kristine Schmidt

*Bu söyleşi ilk olarak Kaos GL dergisinin "Queer Göç 1" sayısında yayınlanmıştır.


Etiketler: insan hakları
Nefret