11/03/2008 | Yazar: Yıldırım Türker

‘Kadınlar. Madalyasız savaş gazileri. Ebedi rehineler. Dünya, her nefessiz kaldığında onları taşıyamaz oluyor.

‘Kadınlar. Madalyasız savaş gazileri. Ebedi rehineler. Dünya, her nefessiz kaldığında onları taşıyamaz oluyor. Uygarlık maskeli efendi, onları rahatlıkla ırzlarına geçenin, memelerini kesenin eline teslim edebiliyor. Kadınların hiçbir savaştan galip çıkması mümkün değil. Savaş, onların değil. Onlar, savaş meydanı.’ Yıldırım Türker’in kaleminden.

Öncesi var.
Bülent Ersoy'un deli cesaretiyle uluorta söyleyip, üstüne bir de geri çekilmediği sözlerinin artık uzaklaşan yankısıyla girdik Dünya Emekçi Kadınlar Günü 8 Mart'a.

Ersoy, dile getirdikleriyle kendisine karşı bir süredir dile getirilmeyen buyurgan erkek hissiyatıyla karşılaşıverdi. Onca yıl sonra yeniden Nonoş oldu. Kötü örnek oldu. Dönme oldu. Kendisini propaganda dizisi olmayan tarafsız bir yaratı olarak lanse eden 'Gazi' dizisinde bir yiğit diğerine, (nedense pembesi bipli) 'O pembe cüzdanlıdan ne beklersin zaten?' deyiveresiymiş. Ersoy, o diziyi yazan, çeken, oynayan reyting tüccarları tarafından da böylelikle tembih edilmiş oluyor.

Pembe cüzdanlılara güvenmemenin, onları hain bellemenin ne denli doğal karşılandığının güçlü kanıtı değil mi?

Doğal olarak homofobi de mizojini (kadın düşmanlığı) gibi milli sporlarımızdan biri.
8 Mart hasebiyle yaptığı konuşmasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da eşiyle birlikte yine alelacele bir yerlerden kapmış olduğu çocuğu sıkıştırırken göründüğü fotografıyla sabah sabah halkını selamlıyor ve kadınlara (kadınlarına) hedefi gösteriyordu: "En az üç çocuk doğurun."

Nüfus yaşlanmaya başlamış. Bu, çok tehlikeli bir gelişmeymiş. Dolayısıyla kadınlar hemen işbaşına! Asal görevleri onları bekliyor.

Şimdi, biraz olsun dünyayla tartılmış, şiir deyince korkunç Mehmet Akif manzumeleri, sanat deyince canhıraş Adnan Şenses nağmeleri dışında şeyler anlayan, biraz yol iz bilen kimsenin Dünya Kadınlar Günü'nde vereceği demeç değil elbet. Yine de bu demecin de danışıldığı, yazdırıldığı, onaylatıldığı bir dizi insan var muhakkak arkasında.
Hem Mussolini de kadınlarına aynı emri vermemiş miydi?

Bu efendilerin en korktuğu, kadınların sesidir. Onlara gerektiğinde asal görevlerini, vesayet altında tutulduklarını hatırlatmak elzemdir.

Kadınlar savaşa karşı seslerini, soluklarını birleştirmeye başladı. Erkekler tarafından yegâne özgürlüklerinin başlarını kapama, ya da açık tutma olarak adlandırıldığı konusunda bir farkındalık kaldırdı başını.

Kadınların savaşa karşı olması, çocuklarını ölüme yollamayacaklarını ilan etmeleri gerçek bir devrimdir.

Akla getirilmesi dahi düzene yönelik şiddetli bir tehdit içerir.

Kadın her dem mağlup

Kadın, savaş meydanıdır. Savaş, her yerde, her zaman kadın üstünde oynanan kan satrancıdır. Kadın, savaşın sessiz suç ortağı, kurbanı, gönülsüz kahramanı, ganimeti, esiridir. Savaş bilançosu da onun yüzü üstüne çıkarılır. İlk yaralanan da odur. Yaraları bir çırpıda sarması beklenen de. Savaşın meddücezri bütün yanaşılacak kıyıları, konaklanacak yurtları değiştirirken tek yerleşik olan kadındır. Kadın, eli kolu bağlı, uğruna savaşılan topraklara zincirlenmiştir. Nirengi noktasıdır. Yenenler de yenilenler de kadının yanına döner. Kadın, ezeli rehinedir.

Kadının yüzü, savaşın dilsiz tanıklığıdır. Acının, kaygının, çaresizliğin işaretlerini okuyabilelim diye kimileyin kirli bir kartpostal gibi elden ele gezdirilir. Kucağındaki çocuğu hayatta tutmak için oradan, cehennemin dışarı bir ses bir nefes sızdırmayan bağrından doğru bize bakan o yüz. Görülmek arzusundan çoktan vazgeçmiş. Gözümüze değil, sanki omzumuzun ardındaki karanlık bir varlığa bakıyor. Savaş kurbanı bir kadının fotografına bakarken hep o ürperme. Arkamızda, o loş bölgede, tam ensemizin kökünde, artık yalnız onun gördüğü korkunç bir boşluk var. Görmek için ardımıza dönsek yuvarlanıvereceğimiz.
Dilsizdir. Savaş, önce kadının sözünü gasp eder. Seferberliğin ilk kuralı kadının dilini bağlamaktır. Daha sevdiğini, çocuğunu elinden almadan sözü dolaşımdan kaldırılır. İş, ciddiye binmiştir. Onun akıl-mantık-hesap dışı sözü ancak kafa karıştıracaktır. Dolayısıyla savaş ilân edilmesiyle birlikte ilk tutsak alınan kadındır. Hayatın her alanından sertçe sürgün edilir. Dünya silahlanırken o silahsızlandırılır. Ona en ufak bir söz ve iktidar alanı bırakılmaz. Bundan sonra çocuğuna sarılıp titreyerek bir başına hayatın yanında durmaya çalışacaktır.

Afgan savaşıyla birlikte ABD'nin oradaki kadını özgürleştirme hikâyelerini hatırlarsınız. Güzel elbiseler, makyaj malzemeleri ve parfümler Afgan kadınlarını 'yakından ilgilendiriyor'muş. Röportaj için, 'Senden para istemiyoruz, ancak her birimize birer parfüm alacaksın' diyorlarmış. Röportaj sırasında çarşaflarını attıkları gibi başlarını bile açıyorlarmış. 'Kadın olarak biz de güzelliğimizi erkeklerin görmesini istiyoruz' diyerek 'kadınca özlemlerini' de anlatıyorlarmış. 'Kilolarına dikkat ettiklerini anlatırken gerekçesini, çok erkek ölüyor savaşta, birçok kadın kocasız kalıyor. Erkekler de böylece birden fazla kadın alabiliyor, diye açıklıyorlar'mış. Ne muhteşem bir özgürlük türküsüdür bu. Ne göz yaşartıcı bir zafer narası.

Kadın denen basit organizma, bu fırsatla bir kez daha tanımlanıyordu işte. 'Kadınca özlemleri'yle boyanıp süslenip erkeklere güzel görünmek isteyen; savaş dulu kalınca rejime girip kendine birkaç karılı bir koca bulmayı amaçlayan 'light' canlılar. Bütün yaşananlar üstlerinden akıp gidiyor. Sevimli, kaygısız ve cilveliler. Özgürlük bu yüzden çok yakışıyor onlara.

Her savaş; yenip yutulan her vahşet insanlığın birkaç adım geri gitmesine neden olur. Özgürlükler kısıtlanır. Kazanılan hakların bir kısmı iptal edilir. Kimlikler bir kez daha tanımlanır. İlk kaybeden, kadındır. Aşağılanmasının sınırı yoktur.

Kadınlar. Madalyasız savaş gazileri. Ebedi rehineler. Dünya, her nefessiz kaldığında onları taşıyamaz oluyor. Uygarlık maskeli efendi, onları rahatlıkla ırzlarına geçenin, memelerini kesenin eline teslim edebiliyor. Kadınların hiçbir savaştan galip çıkması mümkün değil. Savaş, onların değil. Onlar, savaş meydanı.

Sevmemenin doğallığı

Kadın sevmemenin, kadını güvenilmez kuş beyinliler olarak işaret etmenin ne denli doğal karşılandığını görüyoruz bir kez daha.

Bedenlerinin gerçek sahibini temsilen Başbakan kendilerine ömürlerini askıya alacak bir ev ödevi veriyor. Genelkurmay Başkanı'ndan da kadınlara yönelik bir gece yarısı talimatı çıkarsa kimsenin şaşıracağını sanmam.

Kadın, kendi varoluşunu meşrulaştırabilmek için kendisine dayatılan çeşitli fedakârlıkları ifa edendir. Macciocchi'nin faşizmin kadınlardan beklediği 'mazoşist katılım' tanımlamasını hatırlayarak. Varlığını Türk varlığına armağan edip rahatlamış, ölümcül bir imge.

Çünkü yeni çocuklar gerek. Sokaklara salıvermeye.

Aç bırakıp ırzlarına geçmeye.

Küf kokulu atölyelerde karın tokluğuna dayak yemeye, kızsa üç yaşından itibaren hizmetçiliğe, erkekse biraz daha büyüdüğünde savaşa yollanıp şehit edilmeye.
İşsizler ordusuna, küçük katiller ordusuna, intihar eden kız çocukları ordusuna yeni neferler gerek.

Ama, yağma yok! Kadın, icazetsiz sesini dolaşıma sokuyor işte.

Bu yazıyı kapatırken sizi feministlerin 8 Mart günü meydanlarda bağırdığı sloganı, hep birlikte, yüksek sesle okumaya davet ediyorum:

"Bana bak Başbakan

Tepemi attırma

Sen yat kuluçkaya

Bir Türkçük

İki Türkçük

Üç Türkçük doğurmaya!"


Etiketler: kadın
Nefret