19/03/2015 | Yazar: Melahat D

Feminist sanatçı Berna Kurt: ‘Eril bakış kendini sahnede izlenen, pasif, teşhir eden kadın ve izleyen, sahip olan, iktidar erkek üzerinden kuruyor."

Kadınların dansta izlenen olmayı reddi Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Feminist sanatçı Berna Kurt: “Eril bakış kendini sahnede izlenen, pasif, teşhir eden kadın ve izleyen, sahip olan, iktidar erkek üzerinden kuruyor. Feminist dans araştırmacılarının bu eril bakışı kırmak için yürüttüğü çalışmalar var.”
 
Kaos Kültür Merkezi’nin yeni dönem etkinliklerinden “Sanat ve Heteroseksizm” temalı söyleşi dizilerinin dördüncüsü geçtiğimiz hafta Ahmet Taner Kışlalı Sanatevi’nde yapıldı.
 
Feminist sanatçı Berna Kurt’un katıldığı söyleşide “Dans ve Toplumsal Cinsiyet” konuşuldu.
 
Kurt, 2007’de Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nda yaptıkları atölyeler sonucunda ortaya çıkan çalışmalar ve hâlâ yürütmekte olduğu araştırmalar üzerinden dans ve toplumsal cinsiyet konusunu dans sahnesine feminist tarihsel bir perspektifle bakarak, şu sözlerle aktardı:
 
Dans tarihi kitapları Batı merkezli ve cinsiyetçi
 
Dans tarihi kitapları batı merkezli ve cinsiyetçi, hip hop, flamenko, halk dansları gibi ötekilerin dansları bu kaynaklarda yer almıyor, feminist bir bakış yok.
 
Krallar ve kraliçelerin sahneden çekilmesi ve akademilerin kurulmasıyla dansı meslek edinenler sahnelere çıkmaya başlıyor. Profesyonelleşme olunca iyi bir kadın ve erkek dansçı nasıl olur çizilmeye başlanıyor. Merkezde zayıf ve güzel kadınlar var. Beyaz giysili dansçı namuslu, bakire, uslu kadını, siyah giysili kadın ise keskin hareketlerle, seyirciye bakan, baştan çıkartan, kötü kadını temsil ediyor. Roller erkeğin kadına eşlik ettiği, onu gösterdiği ve kadının ön planda olduğu ve nasıl olması gerektiğini gösteren şekilde ortaya çıkıyor.
 
Cinsiyetçi ve heteroseksist yaklaşımlar var dansta. Kadın koreograf ve yöneticilerin daha az olduğu biliniyor. İdeal dansçı kadın ve erkek bedenleri oluşturuluyor. Eril bakış kendini sahnede izlenen, pasif, teşhir eden kadın ve izleyen, sahip olan, iktidar erkek üzerinden kuruyor.
 
Feminist dans araştırmacılarının bu eril bakışı kırmak için yürüttüğü çalışmalar var.
 
Bedenin denetim altına alınmasıyla dansta da kadın ve erkeklerin statüsü değişiyor
 
Bedenle ilgili işler daha düşük statülü görülmeye başlanıyor; dolayısıyla bedeniyle ön planda olan oyuncu, dansçı gibi sanatçılar düşük statülü görülüyor. Batıda ve Osmanlı’da bedeni denetim altına almaya çalışan, bastıran bir düzenin ortaya çıkmasıyla, kadın ve erkeklerin statüsü de değişmeye başlıyor. Kadın dansta sadece bedeniyle ön plana çıkıyor. Daha çok görülüyor ama daha az yönetiyor. Yönetenler erkek. Var olan dansçı erkekler ise eşcinsellikle suçlanıyor, eşcinsellik bir suçlama olarak görülüyor. Kadınlar erkeklerin çekilmesiyle erkekleri de canlandırmaya başlıyor.
 
Kadın dansçıların Paris operasında metreslik sistemiyle abonelere seks işçiliği yaptığı biliniyor. Bu yolla geçinmek durumundalar. Toplumsal cinsiyete yönelik iş bölümü 20. yüzyılda değişmeye başlıyor. Bu tarihe kadar dansçı kadınlara fahişe olarak bakılıyor.
 
Homofobik kültürün Batıdan geçişiyle köçek dans yasaklanıyor
 
Osmanlıda saray balesi yok, saray eğlenceleri  var. Dans edenler köçek ve çengiler. Genelde etekliler. Kadın ve erkekler ayrı eğlendiklerinden dansçılar kadını da erkeği de oynuyor. Kaynakların söylediği kadarıyla padişahların erkek sevgilisi var ve bu biliniyor. Ancak 1857’de Osmanlı’nın batılılaşmaya başlamasıyla bedeni baskı altına alan, homofobik kültürün batıdan geçişiyle köçek dans da yasaklanıyor. Aynı dönemde kamusal ortamda bir araya gelmeler de muhalefet oluşacağı kaygısıyla baskılanılıyor. Bale Türkiye’ye 20. yüzyılda geliyor.
 
Kuralları sarsan eşcinsel dansçılar görünür oluyor
 
Nijinsky bale sanatında eşcinsel öncü bir devrimci. Tüm sahne kurallarını, rollerini ve normlarını sarsıyor. Sahnede özellikle bazen kadın-erkek-androjen danslar performe ediyor. Açık eşcinsel olarak ve danslarıyla kabul görüyor. Homofobinin çok güçlü olduğu bir dönemde kabul görebilmesine dair birçok farklı bakış var.
 
Batıda kadınlar dans ediyor erkekler seyrediyorken 20. yüzyılda kadın ve açık eşcinsel seyirci sayının giderek artması ve bunun etkileri görülüyor.
 
Kardeşi Nijinska koreograf olarak feminizmin baleye dâhil oluşunun ilk örneklerini oluşturuyor. Lezbiyen ilişkiyi ilk kez sahnede işliyor.
 
Danstaki kurallara ve cinsiyetçiliğe karşı kadınlar modern dans hareketini çıkartıyor
 
Klasik baleye, danstaki kurallara ve toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkışla kadınların modern dans hareketi çıkıyor.
 
Modern dansın kurucusu Isadora Duncan olarak bilinir. Hâlbuki Loie Fuller daha önce yapmıştır öncülüğü ve devrimi. Fakat Loie açık bir lezbiyendir. Cinsel yönelimini ön planda tuttuğu için toplumun onu kabul etmek istemediğinden ilk olarak anılmadığı söyleniyor, görülüyor.
 
Isadora ömrünü kadınlara dans öğretmeye adıyor. Ve yalnızca kadınlardan oluşan bir grup kuruyor. Birçok gösteride şeffaf elbiseler giyiyorlar; bedenle barışıklığı, özgürlüğü  önemsiyorlar.
 
New York’ta grevlerde dans eden, işçi eylemlerinde ön planda olan kadınlar var. Ancak kadınların beden kullanımında işçi erkek figürün ön planda olduğu görülüyor.
 
Amerika’da ırkçılığın yoğun olduğu dönemlerde siyah kadınların dans sahnesine çıkıp, beyaz kadınlarla dans etmesi de olay oluyor.
 
Akıl duygu beden arasında hiyerarşi olmaz, ikili cinsiyeti reddetmeliyiz
 
Çağdaş dans ve postmodern dansın çıkışıyla da toplumsal cinsiyet rollerini alt eden dansçılar ortaya çıkıyor. Postmodern dansın öncü kadın Yvonne Rainer “No manifesto”yu yayınlıyor. Eserlerinde bütün cinsiyet rollerine karşı teknikler oluşturuyor. Akıl, duygu, beden arasında hiyerarşi olmaz, ikili cinsiyeti reddetmeliyiz diyor.
 
1900’lerin ikinci yarısı ile birlikte kadın dansçıların sahnedeki görünürlüğü güçleniyor, dayanışma örülüyor. Kötü kızlarımız, yoldan çıkanlarımız, engelli, siyah, lezbiyen kadınlar ayrı gruplar kuruyor, sonra birlikte de çalışmaya başlıyorlar. Alternatif, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe karşı ve seyirciyle demokratik katılımcı ilişki kuran sahnelemeler yapıyorlar.
 
70’lerde kurulan Yeni Sahne’de kadın ve erkekler birlikte sahneye çıkıyor. Hamile kadınlar da sahneye çıkabiliyorlar. Danstaki toplumsal cinsiyet rollerine başkaldırıyorlar. Kadın hareketinin de etkisiyle, kadın sorunlarını, şiddeti konuşuyorlar.
 
Pina, dansı ve tiyatroyu bir araya getirip yeni bir tür oluşturuyor. Feminist bir duruşla, cinsiyetçiliğe karşı mücadele, kadına yönelik şiddeti incelikli, erkek iktidarlığını işleyen sahneye taşıyor. Kadınları çok özgür bıraktığı sololar yapılıyor.
 
Bugün LGBT’lerin de var olabildiği, çeşitlilik içeren, cinsel kodlardan arındırılmış, alternatif sahnelemeler yapılmakta Batıda. Türkiye’de ise İstanbul’da örnekler görmekteyiz. 

Etiketler: kültür sanat
Nefret