08/12/2018 | Yazar: Kaos GL

Çeyrek asra yelken açan Kaos GL dergisinin ilk sayısı nasıl çıktı?

 

 

KaosGL.org olarak sözlü tarih çalışmalarımız kapsamında yeni bir video söyleşi serisine başlıyoruz. “Renkli Ekran” adını verdiğimiz bu seride LGBTİ+ kişilerin gündelik hayatlarından örgütlenmeye; 80 ve 90’lı yıllardaki mücadeleden medyaya birçok konuyu ele alacağız.

İkinci konuklarımız Kaos GL dergisini 90’lı yıllarda çıkartan isimlerden Ali Özbaş ve Ali Erol. 90’ların başında bir araya gelmeye başladılar, dergi çıkartmak istediler, yazılar toplandı, her şey hazırdı ve nihayetinde dergi 1994 yılında yayınlandı. Peki nasıl yayınlandı? O yıllarda nasıl bir araya geliyorlardı? Mekan var mıydı? Dergi nasıl çıkıyordu? Bütün bunları ve dahasını 25 yılı aşkın süredir hayat arkadaşı da olan Ali Özbaş ve Ali Erol’dan dinledik.

O dergi nasıl çıktı?

Dergi 1994 yılında yayınlansa da öncesi de var. İlk sayıyı çıkarmak için nasıl para bulduklarını Ali Erol; ilk sayının artık tarihleşen ters üçgenli kapağını nasıl yaptıklarını ise Ali Özbaş anlattı:

Ali Erol: Yani gerçekten yoksulluğun gözü kör olsun derler ya… Öğrencilikte herhalde biz yoksulun da yoksuluyduk galiba. Hani tamam Güvenpark’ta orda burda gullüm alıkırken her statüden her kesimden insanlar bir araya geliyor da konu bir iş yapmaya yansımıyordu. Bildiğimiz tahmin edeceğimiz hikayeler. Ve bugün için çok komik bir paraya ihtiyacımız vardı. Birinci sayı sanırım en çok çoğaltılan sayı oldu. Çünkü tekrar tekrar çoğaldı ama ilk on altı sayfa sekiz yaprak mı öyle bir şeydi. Yetmiş beş lira... Yetmiş beş liraya ihtiyacımız vardı galiba. Böyle... Ama şu an neye denk geliyor bilmiyorum. O zaman için komik bir paraydı. Fakat bizim için olmayınca olmuyor ya... Ve yani... Heteroseksüel kadın bir arkadaşımız verdi nihayet...

Ali Özbaş: Çünkü o da artık yeter dedi. Ali her buluşmamızda bir dergi çıkartmaktan ama çıkamamasından bahsettiğinde “al çıkart, sen de rahatla biz de rahatlayalım” deyip verdi. Ondan sonra ben çok dergi çıkmasında bulundum ama Ali’nin ‘ikinci sayıyı göremedik, ikiyi bari çıkarttıysak üçü göremedik’ şeklinde bir korkusu ve söylemi vardı sürekli. Dolayısıyla hani o çıkınca da susmayacaktı Ali. Ama bir şekilde kendini döndürdü iki üç ve inatla dergi çıktı. Ondan sonra hiç ara vermeden herhangi bir ay bile sektirmeden düzenli aylık olarak çıkmaya başladı. Ama öncesi dışarda düzenli toplantılarla bu fikri insanlar nasıl görüyor, onların düşünceleri ne şeklinde yoklamalarımız ve tartışmalarımızla geçti. İlk dergimizi çıkardık çünkü uzun süredir elimizde yazı vardı. Ben iş yerinde henüz öğrendiğim bilgisayarda Word’den kendimce artistlikler yaparak ama o zaman dizgi konusunda iyice cahil olmamın etkisiyle her taraftan beşer santim nerdeyse boşluk bırakarak yaptım. Özellikle kapak için düşündüğümüz üçgeni yapmak için...

A.E.: Ters üçgen aayyyy...

A.Ö.: Bütün günümü harcayarak... İlk sayıyı basılabilir, daha doğrusu çoğaltılabilir hale getirdik. Ancak şunu söylemem lazım orda Ali Özbaş ya da Ali Erol ismi yoktu. Görünür mü olacağız diye çekindiğimizden değildi, korkumuz şuydu. İnsanlar zaten bize “üff gene mi” dediği için yazıları ciddiye alıp okumayacaklardı. ‘Aman işte Aliler yine’ diyeceklerdi diye kendimizce...

A.E.: İsimler uydurduk.

A.Ö.: ...güzel isimlerdi. İçinde yok Gay apostrof e gibi Gay’e gibi isimlerle yazılarımızı yazdık. O şekilde ilk sayıyı birlikte toplandığımız insanlara “sürpriz!” diye sunarak çıkarttık.

“İbneye güven mi olur?”

Derginin ilk sayısı çıkıyor da diğer sayılar nasıl çıkıyor? Ali Erol, güven yaratmak için nasıl çalıştıklarını anlatıyor. Bir yandan da 90’larda İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi’nde Komisyon kurmaya çalışıyorlar. Ancak engelleniyor. Mekan arayışları da cabası. 90’larda nasıl mücadele ettiklerini ise Ali Özbaş’tan dinliyoruz.

Ali Erol: Yeni nesil için şimdi günahlarını almayayım genç arkadaşların ama bu tür konular sıkıcı geliyor. İki anlamda sıkıcı “ya olmuş bitmiş” diye sıkıcı geliyor, ikincisi iş kısmı sıkıcı geliyor ama bir şeyi yani tüm sıkıcı bulsalar bile hani paylaşmak istiyorum kısaca. Örneğin 1999... Yok 1999’un sonuna kadar, 94 95 96 97 98... a kadar dergi her ayın yirmisinde kitapçıda oldu. Ankara’da Konur Sokak’ta başta Dost Kitabevi olmak üzere yirmisinde. Ya dergi birinde çıkar on beşinde çıkar niye yirmisi neyin nesi? Aslında ancak o zaman yetişiyordu. Yeter artık deyip çoğalt, katla falan derken yirmisinde yetiştirebildik. Ondan sonra her ayın yirmisinde çıkar dedik. Statüsü ne olursa olsun insanlarda konu bu olduğunda insanlar bir özgüvensizlik vardı. Başka başka insanların başka ön yargıları vardı vesaire vesaire. Artı toplum zaten şey “ulan ibnelik böyle mi olur adı çıkmış dokuza inmez sekize”sin sen yani. Dolayısıyla biz yani o dergi yıllarca her ayın yirmisinde kitapçıda en azından Ankara Dost Konur’da olsun diye uğraştık, bir kere bile aksatmadık. Yani kafayı mı yedin? Değil. “Aaaa bunlar işte şey değilmiş birkaç tane böyle genç entelektüel üniversiteli gey arkadaşlar değillermiş, bunların bir derdi varmış” desinler. “Ya isterlerse oluyormuş”, “Bu dergiyi sürekli çıkarıyorlarmış” desinler ve o güveni vermek için yaptık aslında. O güvenin de oturması o şaşkınlık ve şoka rağmen arkasından geldi galiba.

Ali Özbaş: İHD aslında kovma derken defolun şeklinde değildi. Bizim ne olduğumuzu biliyorlardı. Orda toplantılar yapmamıza müsaade etmişlerdi. Ama biz yetinmedik. Orda toplanıyoruz ama biz kimiz? Bir avuç gariban lubunya değiliz hani... Bir ad koyalım... Resmi olarak da bizi tanısınlar, hani bura üzerinden de bir şeyler yapabilelim. Ve orada komisyonlar şeklinde ilerliyordu. Biz de gey lezbiyen komisyonu kurmak istedik. O zaman böyle LGBTİ şeklinde değildi. Ki zaten hep zamanla biliyorsun, öğreniyorsun. Yetmiyor artılar konuyor ya da yeni “ben buyum” diyen insanlar olduğu için gittikçe zenginleşiyor bu kelime dağarcığı. Ama o zaman biz gey lezbiyen diyorduk. Neyse, ancak İHD buna yanaşmadı. Bizim bu talebimizi önce uzattılar. “Işte bir görüşelim” dediler. Sonra da kabul etmediler. Uygun görmediler. Her zaman zaten bir “bile” şeyi vardı ya da bir öncelik. “Ama biz buna bile izin vermedik” gibi çeşitli şeyler vardı. İşte bunun getirdiği o şey bizi orda onların mekanında toplanmaktan soğuttu ancak kendimize ait bir mekanımız da olmadığı için kafelerde toplanmaya başladık. Özellikle sessiz saatler ve sessiz mekanları tercih ediyorduk rahatlıkla konuşabileceğimiz tartışabileceğimiz. Ve her arkadaşımızın kendini rahatsız hissetmeden oraya girip çıkabileceği mekanlar. Değişik mekanları dolaştık. Yani bunlarda bir tatsızlık yaşadığımızı ben hatırlamıyorum herhangi bir mekanda ama...

A.E.: Yok ama bazılarında çok kısa şey yaptık.

A.Ö.: Çünkü hani uygun değil.

A.E.: Evet.

A.Ö.: Kalabalık oluyor ve insanlar müzik dinlemeye geliyor orda. Sen “bizim toplantımız var müziği kısın” diyemiyorsun. Dolayısıyla uzun bir süre değişik mekanlarda değişik kafelerde toplantıların devam ettiği, pazar toplantılarının olduğu süremiz geçti ancak işte bu farklı kafelerde toplanma olayı verimli hale getirmiyor aksine böyle en tartışmaların güzelleştiği, bir şeylerin ortaya çıkacağını hissettiğimiz noktada bitirmek zorunda kalıyorduk.

A.E.: İki tanesi farklıydı galiba. Hani hepsini anmak mümkün değil de bir şeyde Olgunlar’da Sakal Kafe’ye çünkü odasının birini bize veriyordu sağolsunlar toplantı saatinde. Oradaki toplantılar iyi geçiyordu, bölünmüyordu, etmiyordu. Bir de şeyde Kızılay’da eski Fransız Kültür’ün karşısında Toplumsal Araştırmalar Vakfı vardı, aslında şey üç artı bir daire salon lokal işte arkadaki bir odayı bize veriyorlardı. Örneğin Toplumsal Araştırmalar Vakfı TAKSAV’ın salonunda geçen toplantılarımız bizim biraz böyle şey yavaş yavaş böyle kurumsallaşma denemeleri yaptığımız toplantılardı. Çünkü çalışma grupları oluyordu. Film gösterimleri yapıyorduk örneğin. Film gösterimleri üzerinden tartışmalar yapıyorduk vesaire. Oradakiler yani iyi geçtiydi.

Deneye yanıla

Ali Erol ve Ali Özbaş son olarak uzunca süre derginin merkezi gibi de kullandıkları Demirlibahçe’deki evlerini ve nihayet bir mekanı nasıl tuttuklarını anlatıyor:

Ali Erol: Demirlibahçe’nin hem kişisel hayatımızın hem de Kaos GL’nin kurulması, inşa edilmesi sürecinin bir merkezi olmuş. Fiilen merkezi olmuş Demirlibahçe’deki ev. Galiba yıkıldı. Hani tarih olarak da aslında kendi mekanlarımıza sahip çıkamama hali vesaireyi düşündüğümüzde... Bir taraftan da hüzün verici. Örneğin yani Güvenpark’tan bahsediyoruz, tanıştığımız ve birbirimizi bulduğumuz şeyler. Güvenpark artık eski Güvenpark değil düşündüğümüzde. Ha bu mekanlar hep gidiyor. Ama Demirlibahçe’de uzun süre işte Kaos’un kurulması, işte inşa edilmesi derginin düzenli çıkması, ev toplantılarının yapılması vesaire devam etti. Bir gün sonra şey geldi... Çat kapı... Polis geldi. Ya dedi işte “bu dergiyi siz şey yapıyormuşsunuz, çıkarıyormuşsunuz”. Ben hemen atıldım, biraz da şey sezilerimle öğrencilikten kalma sezilerimle. “yooo” dedim “yani biz değil ben çıkarıyorum” dedim. En azından bir kişi gitsin diye. “Tamam” dedi “problem yok ama” dedi “bu dergiyi bundan sonra böyle çıkaramazsınız çünkü bu derginin şeyi yokmuş kaydı yokmuş”. Yani ya işte şu an Cumhuriyet Savcılığı içinde adliyede ama o dönem için şeydeydi, Emniyet Müdürlüğü’nün içindeydi masalar, e dolayısıyla basın bürosu da basın masası da emniyetin içindeydi. “Ya oraya gelip şey yapacaksınız kaydını yaptıracaksınız ya da artık buraya kadar” diye. Ben de tamam yani ne gerekiyorsa yapalım. Bu şu anlama geliyordu, aynı zamanda derginin bir idari merkezi adresini göstermek de gerekiyordu. Aslında polis de lubunyalar da herkes de biliyormuş zaten derginin merkezinin Demirlibahçe’de olduğunu. Ama bunun adını koymak ve formel yasal hale getirmek için bir prosedürü var ve bu prosedüre uyup uymayacağımızı yokluyor. Ondan sonra dedik bu evi ya biz gösteremeyiz, göstermememiz gerekiyor. Bizim kendi yaşadığımız ev. Tamam gizlimiz saklımız yok işte kaç yıl olmuş bir problem yaşamamışız mahallede vesaire fakat hani dergide idari merkez olarak adres olarak göstermek başka bir şeye geliyor, anlama geliyor. Mekan arayışlarımızda ilk geçici olarak hiç gidip gelmediğimiz Kennedy Caddesi’nde bir adresi çok kısa süre gösterdik. En azından dergi çok aksamasın diye. Sonra şeyi işte Ali’nin bahsettiği ve bizim de daha sonra Ergün Sokak’ta bir arkadaşımızın muhasebe bürosunun bir odasında toplantıları vesaire yapmaya başladık.

Ali Özbaş: Yani hem kiraladık...

A.E.: Evet...

A.Ö.: ...hem orası bizim yasal olarak gösterdiğimiz...

A.E.: Evet. Oranın bir odasını...

A.Ö.: ...ofisimizdi. hem de kullandık hani sadece adres olarak duran bir yer...

A.E.: Evet.

A.Ö.: ...değildi. Ancak bu sürece kadar bizim yaşadığımız süreçlerde biz böyle yaparız bu böyle olur üzerinden değildi. Gerçekten biz dahil nasıl ilerlememiz gerektiğini, prosedürde işin resmi kısmında bilmediğimizden deneye yanıla, yapa yapa ilerledik. Yani biz herhangi bir şeye yasal olarak kayıt yaptırmıyoruz şeklinde değildi...

A.E.: Yani bir underground, illegal öyle bir dergi değildi.

A.Ö.: Yapmamız için neler gerekir nasıl ilerleyebilirdik ve elimizdeki olanaklar neydi? Bunun üzerinden bu süreçler hep ilerledi. Biz herhangi bir mitinge katılırken de, 1 Mayıs’ta ilk görünür olduğumuz noktada da yani o zamana kadar ortaya çıkmayalım haydi şimdi çıkalım gibi net şeyler değildi. Yani elbette artık görünür olmanın gerekliliği ortada, eşcinsellerin var olduğuna dair görünürlüğün en iyi olduğu yer alanlardır, biz sadece geceleri barlarda parklarda değiliz, sözümüz var... Tabi ki var ama nasıl ortaya çıkarız sorusuna yanıtı hep süreç içerisinde deneye yanıla başardık, kendimizi ortaya koyduk. Ama dergi sürecinde de bu biz yayınımızı çıkartıyoruz, fakat büyük reklam gelirleri olan, satıştan büyük paralar dönen ve dolayısıyla artık bir sonraki aşamada daha rahat hareket eden insanlar değildik, hep “acaba bu sayı çıkacak mı?” endişemiz vardı. Her ayın yirmisinde çıksın diyoruz ve aksatmıyoruz ama bunun için gecelerimizi harcarken, iş yerlerinde sabahlarken… İlk başta çünkü elimizin altında bilgisayar yok, şu an insanlar elindeki telefonla bile neredeyse dizgi yapıp bir dergiyi çıkartabilecek haldeler ama süreç o dönem bu şekilde değildi.

Nereden, nereye? 

Kaos GL dergisinin ilk sayısı 20 Eylül 1994’te çıktı. Ancak ileride hem dergiyi hem de örgütü oluşturacak çalışmalar 1990’lı yılların başında ev sohbetleriyle başladı:

“Bir gün işi inada bindirdik: Yapılacak bir şey mutlaka vardı. Biz birbirimizi bulduk; ama daha çok insan var ulaşmamız gereken, ulaşılmayı bekleyen. Onları da bulmamız lazım. Onlara ulaşabilmek için neler yapmamız gerektiğini tartışmaya başladık...”

1993 yılına gelindiğinde ev sohbetlerinin konusu artık “nasıl bir dergi çıkarılacağı” idi. Bu sohbetleri herkesin katılımına açmak için sokak afişleri Ankara’daki otobüs duraklarından İstanbul’a Express dergisine taşındı.

Hayaller, 20 Eylül 1994’te gerçek oldu. İlk dergi çıktı:

“Kendi tabirimizle "Şanlandık"... Kısık bir sesle çıkmadık ama. Çığlıklarla ilan ettik ilk sayımızı. Çığlık manifestomuza ve dergimize her yerden yanıt geldi. Dergiyi ellerimizle yoğurduk. Paramız yoktu, borç aldık. Bilgisayarımız yoktu iş yerlerimizde "gizli gizli" yaptık. Yani sözün kısası, eşcinselliğimizi açık açık yaşamaya dergimizi gizli gizli ortaya çıkarmaya başladık. İlk dergimizi çıkarttıktan sonra on dergi çıkartacak kadar yazı, umut ve heyecanımız birikti...”

O inat bugün hâlâ sürüyor. Kaos GL dergisi 24 yıldır kesintisiz olarak okurlarla buluşuyor. Ve artık Kaos GL’nin başka bir süreli yayını daha var: KaosQueer+. KaosQ+ Dergisi senede bir yayınlanan hakemli bir dergi. İlk sayısı Kasım 2014’te yayınlandı.


Etiketler: medya
Nefret