27/03/2014 | Yazar: Ömer Akpınar

Lepa Mladjenovic: ‘Kadınların kendini sevmesi devrim niteliğinde bir adım. Zira bu duygular sisteminde kadınlardan beklenen şey bu değil. Kadınlar başkalarını sevmeli, başkalarına bakmalıdır.’

Kendini Sev, Ayrıcalıklarının Sorumluluğunu Taşı! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
“Kadınların kendini sevmesi devrim niteliğinde bir adım. Zira bu duygular sisteminde kadınlardan beklenen şey bu değil. Kadınlar başkalarını sevmeli, başkalarına bakmalıdır.” 
 
Lepa Mladjenovic, Sırbistan’dan savaş karşıtı bir lezbiyen feminist. Erkek şiddeti görmüş kadınlara 20 yıldır psikolojik danışmanlık veriyor. Bir duygu uzmanı olarak ötekiyle kurulabilecek iletişimde ilk adımın kendini sevmek olduğuna inanıyor. [Geçen yıl] II. Uluslararası Feminist Forum için Ankara’ya gelen Lepa’yla kendini sevmek, başkalarına karşı sorumluluk taşımak ve dayanışma üzerine konuştuk. 
 
Lepa, lezbiyen feminist bir danışman olarak özellikle lezbiyenlerin içselleştirdiği nefretle ilgili oldukça deneyim sahibisin. Bu nefret kavramını biraz açar mısın?
Tamamen toplumdan kaynaklanan bir nefret var. Patriyarkal dünyada kadınların kendilerini sevmeleri beklenmez. Erkekler kendilerini sevebilirler; ama kadınlar sevemezler, onlar başkalarını sevmelidir. Hele ki eşcinsel kadınlar için durum daha da vahim. Atölyelerimizde görüyoruz ki neredeyse her lezbiyen hayatının bir döneminde kendine karşı saldırgan davranışlar içine girmiş. Duvara yumruk atmalar, kolunda sigara söndürmeler ya da en olmadı kendisiyle ilgili olumsuz düşüncelere kapılmalar… 
 
Bu nefreti aşmaları konusunda kadınlara ne tür yardımlarda bulunuyorsun?
İlk olarak içinde yaşadığımız dünyayı anlamamız, ardından kendimizle koşulsuz bir arkadaşlık geliştirmemiz gerekiyor. Kadınların kendini sevmesi devrim niteliğinde bir adım. Zira bu duygular sisteminde kadınlardan beklenen şey bu değil. Kadınlar başkalarını sevmeli, başkalarına bakmalıdır. 
 
Kadınlara dayatılan duygulara bu eleştirel yaklaşımınla hayatı nasıl algılıyorsun?
Ben feminist bir lezbiyenim ve iktidar nerede ona bakarım. Patriyarka, toplumsal iktidar hiyerarşilerini yeniden üreterek kendini sürdürüyor. Bir renk diğerinden daha güzel, bir duygu diğerinden daha kıymetli, fiziksel olan psikolojik olandan daha önemli gibi… Neden duygular daha değersiz? Çünkü binlerce yıldır duygular kadınlara dair bir şey olarak görüldü; haliyle ne araştırıldı, ne de geliştirilmeye çalışıldı. Okullarda da duygularımızın nasıl işlediğine dair hiçbir şey öğrenmiyoruz. 
 
Duygularına sen ne zaman sahip çıkmaya başladın?
İlk kez bir kızı öptüğümde sene 1986’ydı, 32 yaşımdaydım. 1987’de de ilk Yugoslav feminist toplantımızı yapmıştık. Başlangıçta feminist grupta sadece iki lezbiyendik. Birbirimizi fark etmiştik. Sonrasında daha kalabalık olduk; ama diğerleri açık değildi. Feminist arkadaşlarımızın aramızda lezbiyenlerin de olduğunu bilmelerini çok istedim ve gruba bir mektup yazdım. Sırf adını koymak için şöyle dedim o mektupta: “Grubumuzdaki 16 kişiden 9’u heteroseksüel değil.” 
 
Feministlerin lezbiyenlere tepkisi nasıldı?
Bazı feministler nasıl tepki vereceklerini bilmiyorlardı. Şaşırıyorlardı. Bir feminist bana “senin erkek arkadaşını tanıyorum” demişti; ben de “evet, eski erkek arkadaşım, son erkek arkadaşımdı” dedim. Çok tatlı bir adamdır, Belgrad’da “Lepa’nın eski erkek arkadaşı” diye bilinir; ama işte o kadın tutturdu ben senin erkek arkadaşını tanıyorum diye, fikrini değiştirmek çok zor oldu. Ama her zaman için feminist gruplarda açılmak aileye açılmaktan daha kolaydır. 
 
İlk Yugoslav feminist toplantınızı anlatır mısın biraz?
1987’deki ilk toplantımızda birbirimize söz verdik. Toplumu kadınlar ve lezbiyenler için daha iyi bir yer haline getirecektik. 1990 yılında kadına yönelik şiddet, siyasette kadın ve lezbiyenlik meselesi gibi çalışma alanları belirledik. Ben kadına yönelik şiddete odaklandım ve 1990’da erkek şiddeti görmüş kadınlara feminist desteği sunan bir acil yardım hattı oluşturduk. O zamandan beri de danışman olarak çalışıyorum. 
 
Bir sonraki yıl da savaş başlıyor…
Savaş Sırp rejimi tarafından benim yaşadığım şehirde başlatıldı. Feministler olarak bu savaştan nasıl sorumlu olduğumuzu sorduk kendimize. Radikal bir savaş karşıtı feminist grup olan Siyah Giyen Kadınlar’ı oluşturduk. 91’den 95’e, Bosna Hersek’teki savaş bitene kadar her Çarşamba şehir meydanına gidip siyahlar içinde sessizce duruyorduk. İlk olarak Sırp hükümetine, ardından bizim adımıza bu ölümlerin yaşanmasına karşıydık. Sloganlarımızdan bir tanesi “kendi kendinizi aldatmayın”dı. Kendi otorite figürlerinizin, yani babanızın, kocanızın, siyasî liderlerinizin ya da tanrınızın sizi kandırmasına izin vermeyin. Kadınların bağımsız düşünmelerini destekliyorduk. Bu çok zor bir şey; çünkü herkes toplum tarafından kabul görmek istiyor. 
 
Siyah Giyen Kadınlar olarak savaştan sonra neler yaptınız peki?
Savaştan sonra geçiş dönemi adaleti üzerinde durduk ve acıların yaşandığı yerlere gittik. Bosna Hersek’te, Hırvatistan’da, Kosova’da Sırp ordularının işlediği büyük suçlarla ilgili birilerinin oradaki insanlara gidip “Sırp rejiminin bizim adımıza işlediği suçlardan utanç duyuyorum ve üzgünüm” demesi bizim için çok önemliydi. İnsanlar sorumluluk almak istemiyor, Sırp devleti bile geçmişte yaptıklarının sorumluluğunu almıyor! 
 
Peki, şahsen işlemediğimiz suçlar için nasıl sorumluluk alabiliriz?
Sorumluluk almak ayrıcalıklarının hesabını vermektir. Mesela, ben bir lezbiyenim ve bu yönden ayrıcalıksızım; ama beyaz olduğum için Sırbistan’da en çok en nefret edilen insanlar olan Romanlardan daha ayrıcalıklıyım. İktidar sorgulaması yaparken bu hiyerarşinin neresinde olduğunu bilmemiz, ben neredeyim karşımdaki nerede bunun farkında olmamız önemli. Sahip olduğum ayrıcalık ve iktidarı nasıl paylaşabilirim? Ancak böyle bir araya gelebilir ve mümkünse eşit olmayı deneyebiliriz. Türk bir kadın eğer Kürt bir kadınla arkadaş olmak istiyorsa yerini bilmesi gerekir. Tarihe ve Türk rejiminin kendi adına işlediği suçlara dair bir fikri olmadan diğer kadınla arkadaşlık kuramaz. Öncesinde tabii ki havadan sudan konuşabilir; ama derin bir bağ kuramaz. 
 
Farklı kadınlar nasıl bir araya gelebilir?
Ben bunu feminist hareket içinde öğrendim. Feministler çoklu kimlikleri ve sosyo-politik bağlamda kendimizi nasıl konumlandıracağımızı dert ederler. Öncelikle mağdur rolünden çıkın! Herkesin şahsî, ailevi ya da ulusal acıları var. Kendi ayrıcalıklarınızın farkına varın ve karşınızdakini onun anlattığı yerden dinleyin. Sen şunu yaptım, böyle de canımı acıttın demekten vazgeçin. Sen kendini kendi gördüğün şekilde anlatacaksın, ben de kendimi kendi gördüğüm şekilde anlatacağım ki birbirimizi duyup nefretten kurtulalım. Tabii ki bu bir öğrenme süreci. Pek çok örgüt iletişimin önemi hakkında kafa yormuyor bile! Keşke her heteroseksüel kadın bir lezbiyeni kahve içmeye çağırsa ve ona sorsa “nasılsın?” diye. Kürt bir kadına bir kahve ısmarlayın ve neler hissediyor anlamaya çalışın. Çok basit görünüyor; ama bunu pek yapan yok. Müdahale etmeden, iyi ya da kötü bir şey söylemeden dinleyin. Yargılamak yok. Çünkü o kendi hayatını yaşıyor. Yargılarsak iletişim biter. 
 
Bundan önce bir kadın kendi sorunlarını çözmeli diyorsunuz…
İlk olarak, karşındakini duyabilmek için ayrıcalıklarının sorumluluğunu taşımanız gerekiyor. İkinci feminist kural ise kendini sevmek. Çünkü feminist ve lezbiyen kadınlar olarak toplumun nefretini içselleştiriyoruz; aşağılık, çaresizlik, utanç ve özellikle de suçluluk duygularının yükünü taşıyoruz. O yüzden de mağdur konumumu aşıp karşımdakini dinleyebilmem için benim ilk olarak kendimi olduğum gibi sevebilmem gerekiyor. Önce kendimi dinleyip, koşulsuz sevmem şart. 
 
Peki, siz nasıl aştınız bu nefreti?
Hayatımın en iyi dönemindeyim; çünkü hayatın inişler ve çıkışlarla dolu olduğunu öğrendim. İnsanlara duyguların sadece içimizde olduğunu anlatıyorum, o kadar küçükler ki. Yıllar önce çok sevdiğim bir kadın beni terk edince bütün yıl ağlamıştım. Şimdi bakınca tüm o duyguların içimde, hepi topu 60 kilo olduğunu görüyorum. Ama o kadar güçlü görünüyorlar ki bıraksan buradan Çin’e giderler. Kimse bize duygulardan bahsetmiyor. Yine de yeni yeni gelişen bir duygusal okuryazarlık akımı var. Anaokulundan üniversitelere kadar acı nedir, korku nedir, bunlarla nasıl başa çıkılır gibi şeyler anlatıyorlar. Duygularımızla arkadaş olabilmemiz çok önemli. İnsanlar Muhteşem Yüzyıl’ı izliyorlar ki duygusal açıdan korkunç bir dizi. Kadınlar arasında kurulan o nefret inanılmaz. Daha fenası, o diziyi izleyen kadınlar da öyle hissetmeye başlıyorlar. 
 
Bizleri ezen yapılara karşı dayanışmayı nasıl örebiliriz?
Bir örnek vereyim: iki milliyetçi tarafından feci şekilde dövülmüş bir gey vardı. Kimsenin hoşlanmadığı bir partiye üye diye kimse bu adamla dayanışma göstermedi. Mesele tam da burada. Kendi adıma ve örgütüm adına bir mektup yazarak bu adamın eşcinsel olduğu için faşistlerin saldırısına uğradığını yazdım. Üyesi olduğu partiden ben de hiç hazzetmiyorum; ama bunun ne önemi var? Sadece radikal feminist lezbiyenlerle mi dayanışma içinde olacağım? Dayanışma gösterdiğimiz kişinin her yaptığının altına imzamızı atmış olmuyoruz. Dayanışma gösteriyorum; çünkü şiddete ve nefrete karşıyım. Eğer böyle yapmazsak küçücük bir grup olarak kalırız. 
 
Son olarak aile hakkındaki düşüncelerini öğrenebilir miyim?
Evlilik devletle yapılan bir sözleşme ve herkesin bu şansa sahip olması gerekir. Ailenin bugün geldiği nokta inanılmaz. Freud mezarında ters dönüyor olmalı. Aile kavramının değişmesi beni politik ve duygusal anlamda çok mutlu ediyor. Çok farklı biçimlerde aileler var, insanlar kendi ailelerini seçebildikleri zaman mutlu oluyorlar. Sevgiyi nerede buluyorsanız aileniz oradadır. Lezbiyen feministler olarak kocaman bir aileyiz biz.
 
Bu söyleşi ilk olarak Kaos GL Dergisi’nin “Feminizm ve Queer Yoldaşlığı” dosya konulu 130. sayısında yayınlanmıştır.
 
İlgili haber:

Etiketler: kadın
Nefret