22/05/2020 | Yazar: Yunus Emre Demir

“Yaşça küçük olmak ve sektöre yeni giren bir kadın olmak gibi durumlarla başlayan bir mansplaining durumu çokça var.”

Lavanta Tavan: “Hissettirilen bir “sen farklısın” hali oluyor” / Naz Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

LGBTİ+’ların iş hayatında neler yaşadığını konuştuğumuz Lavanta Tavan dizisinde son konuğumuz Naz Özel. Yaklaşık 4 yıldır reklamcılık sektöründe ve ajanslarda çalışan Naz’la, sektördeki genel durumu ve LGBTİ+’ların avantaj ve dezavantajlarını konuştuk.

“Açıldığım zaman işimi kaybedebilirdim, açılmadığım zamanda da verimim etkilendiği için yine işimi kaybedebilirdim”

Naz merhaba. Kendinden bahseder misin?

Ben Naz Özel. 93 doğumluyum, 27 yaşındayım. Yaklaşık 3 buçuk 4 senedir reklam ve tasarım sektörünün içindeyim. Hayatımın bunun dışında kalan zamanlarında doğru bir şekilde aktivizm yapmaya çalışıyorum. Aynı zamanda quuer gece hayatı ve queer sanat ile ilgilenmeye çalışıyorum.

Biraz iş ortamında bahsedelim istiyorum. İş yerinde açık mısın?

İş ortamımda açığım. Bilmeyen, yeni gelen birileri olduğunda da onlara ekstra bildiriyorum hetero olmadığımı, herhangi bir cinsel yönelim ataması yapmasınlar diye. İş ortamındaki ben biraz gelişen ve bugüne gelen bir ben benim için. Açılmam çalışma hayatımın ortasına denk geldi. Hali hazırda bir reklam ajansında 2 buçuk senedir çalışıyordum bunun üstüne denk gelmişti ve insanlar beni tanıyorlardı orada. Fakat şöyle garip bir detay var orada, ben daha kendime dahi açılmadan önce yani bir cinsel yönelim beyanım olmamasına rağmen çalıştığım iş yerimdeki patronum bana bir öğlen yemeği sırasında “Ee sende var mı kız arkadaş?” dediği bir gün var, ben çok net hatırlıyorum bu günü.

Reklam ajanslarında biraz sansasyonu, uçları seviyorlar. Genel kanıyı bozma fikrini seviyorlar ve buradan dolayı da fikren onlara değişik ve ilgi çekici gelebiliyor LGBTİ+ olmanız ama bunların hiçbiri “destekledikleri” anlamına gelmiyor.

İş yerinde açılmadan önceki kaygım işlerimin içerik üzerinden değil kimliğim üzerinden değerlendirilmesiydi. Hali hazırda zaten karşında daha ayrıcalıklı insanlar var ve bu insanların yaslandıkları bir rahatlık alanı var, kendi konfor alanı var. Bu konfor alanının dışındaki insanlara bakarken de bu alandan çıkıp bakmıyorlar. Bu alan, konfor alanı genelde cis-erkek, eril insanlar tarafından domine edilen bir alan. Doğrudan LGBTİ+ kimliğim üzerinden değil ama kadın kimliğim üzerinden eleştirildiğim, mobbinge uğradığım oldu. Bir gün şöyle bir olayla karşılaştım mesela: Happy Hour vardı. Bu vakitlerde genel biraz daha maskeler düşer ve gerçek yüzler ortaya çıkar. LGBTİ+ olduğumu bilmeyen biriyle konuşuyorduk ve konu bir şekilde feminizme geldi ve “feminist kadınlar çirkin oldukları için feminist oluyorlar çünkü kendilerini genel güzellik yargısının içinde göremiyorlar ve dışlandıkları için böyle sert ve düşmanca bir tavır takınıyorlar.”

Ajanslarda hissettiğim şu: Benim kişisel olarak geldiğim bir nokta var ama insanlara bunu nasıl aktarabilirim? O zevzekçe yorumu konfor alanının farkında olmadan yaptığı o kadar belli ki… Bunu yüzüne direkt söylemeden anlatmanın yolu yok gibi geliyor. Bu oradaki ortamın kompleksliğiyle alakalı.

İş yerinde açık olmak da -hem LGBTİ+ kimlikle hem de yaptığın herhangi bir aktivizmle- beraberinde şunları getiriyor: Herhangi bir noktada mobbinge uğrayabilirsin. Bunun da bana yansıması şu: Yıllar içinde zar zor oluşturduğum “ben”in, bu kimliğin zarar görmesi. Benim iş ortamımı yaratıcılıkla ilgili. Fikirlerimi rahat şekilde dile getiremediğim zaman yaratıcılığım etkileniyor.

Garip bir ikilem içindeydim burada. Açıldığım zaman işimi kaybedebilirdim, açılmadığım zamanda da verimim etkilendiği için yine işimi kaybedebilirdim. Tüm bu ikilemler sonucu açıldığım için çok mutluyum. Şu anki iş yerimde bana getirdiği inanılmaz bir avantaj yok açıkçası ama ben daha fazla kendimim, daha özgüvenliyim ve kendimi daha çok kucaklayabildiğim bir durum içerisindeyim.

Ayrımcılık konusuna bayağı girdik aslında. Biraz daha bu anlarda nasıl hissettiğinden ve bu durumlarla nasıl baş ettiğinden bahseder misin?

Ayrımcılığa çok net maruz kaldığım anlar anlatamayacağım ama tabii ki aklımda kalan belli anlar var. İş yerinde de ister istemez görünür hale gelen sosyal yapılanmalar oluyor. Bunların içinde erkekler grubu olabiliyor, bu erkek grubu genelde o konfor alanı dışına çıkmak istemeyen ve benim onlarla aynı olmadığımı zaten anlayıp çemberini benden yana genişletmek istemeyen insanlar. Veya daha genç çalışanların olduğu gruplar oluyor. Bu gruplar daha açık görüşlü olabiliyorlar ama ilk çalışma ortamımda küçük bir Onur Haftası Komitesi gibi bir ekip oluşturmuştuk. Bu dönemin başlarında herhangi bir beyanım olmamasına rağmen genç erkek grubundan biri “Aman ya Naz’ı boşverin o zaten bizimle ilgilenmez, lezbiyen” falan demişti. Açıkçası gülüp geçmiştim çünkü iş ortamımda sırtımı yaslayabileceğim bir seçilmiş ailem vardı ve bunun rahatlığıyla birlikte biz ayrı bir grubuz, siz ayrı bir grupsunuz birbirimize karışmayalım diyebilmiştik.

Ama iş yapma aşamasında fikirleri konuşurken bir sürü şey oluyor. Dediğim gibi reklam fikir üretmek üzerine ilerliyor.

Bunun yanında birkaç farklı şey oldu tabii ki. Kadın olmak da bu ayrımcılıkların bir parçası oluyor. Geçen 8 Mart’ta gelen yürüyüş fotoğrafları üstüne konuşurken “Her şey iyi güzel kadınlar haklarını arıyorlar da ‘Orospular Vardır’ ne demek ya?” gibi bir sürü argümanla karşı karşıya kaldım ve bunun için cevap vermesi gereken yetkili insanın ben olduğum ön kabulü var. Bu konularda hiçbir zaman fikrimi saklamadım. Kendimi, derdimi anlattım. Bu açıklık kimliğimi oturtmama da yardımcı oldu ama çoğu zaman bunun doğrultusunda gelişecek “Aman Naz çıkıntı, bununla da hiçbir şey konuşulmuyor.” gibi cümleler doğrultusunda ayrımcılığa maruz bırakıldığım deneyimlerim oldu.

Bu anlattıklarım çalışma arkadaşlarımla olan konuşmalardı. Bunun bir de yönetici pozisyonunda olan kişilerle yaşadığım halleri var. Onlara da açıktım daha doğrusu özel olarak gizlediğim bir şey yoktu, sormuyorlardı da. Ama ben LGBTİ+ aktivizmi yapmadan önce çeşitli sol örgütlerde örgütlendim. Görüşlerimi falan da biliyorlar. Bir de dövmem var kolumda, Zapatista dövmesi. Yazın hava sıcakken kolumun gözüktüğü bir şey vardı üstümde ve “senin o kolundaki ne, terörist dövmesi mi yaptırdın?” gibi şaka yollu konuşmalar olmuştu.

Bazen de müşterilerle alakalı durumlar olabiliyor. Para müşteriden geldiği için müşterinin fikri neyse senin de çalışma ortamında fikrinin o olması gerekiyormuş gibi bir ortam oluyor. Yani, ilk çalıştığım ajansta hükümete çok yakın olan bir müşterimiz vardı. Bu müşteriyi aldıktan sonra herkesle “Facebook postlarınıza dikkat edin, sosyal medyada dikkat edin, hükümete karşı şeyler paylaşmayın” gibi konuşmalar yapıldı. Bir hizaya çekme durumu oldu. Müşteriler yüzünden hizaya çekilme durumları oluyor. Mesela daha önce alkol konusu sorun olmazken bu müşteriyle çalışmaya başladıktan sonra böyle engellemelerle de karşılaştık.

Bütün bunlar üstünden özetleyecek olursam gücü elinde bulunduran, tahakkümün belli gruplarda toplandığı, erkek egemen tarafların sürekli kimliğini sorgulamaya açtığı bir ortam var aslında.

Yine de tüm bunlara rağmen özel olarak dışarıda bırakıldığım, LGBTİ+ olduğum için dışlandığım bir durum hatırlayamıyorum. Daha çok çatışma içine girdiğim ama kendi fikrimi beyan edebildiğim bir kimlik kurmaya çalıştım. Kolay olmadı ama yapabildim.

Sence bu sektörün avantaj ve dezavantajları neler? Uzaktan bakınca yoğun bir lubunya nüfus olduğunu görüyoruz ama gerçekten LGBTİ+’lara alan açan bir sektör mü?

Başlı başına, sektöre yeni giren bir genç kadın olmanın bile dezavantajları var. Kreatif direktörlerin başında gelen insanın “kadın yazar alınır mı, bir daha düşünün kadın yazar alırken” falan dediğini hatırlıyorum, biliyorum. Ki kendisi özel olarak çok da kadın düşmanı olan biri değildi… Bazen bu konfor alanı yüzünden ağızdan çıkanların çok düşünülmediği bir ortam var. Bu da bazı kimlikleri yıpratabiliyor. Kişi kendini yıpratabiliyor çokça. Hissettirilen bir “sen farklısın” hali oluyor. Yaşça küçük olmak ve sektöre yeni giren bir kadın olmak gibi durumlarla başlayan bir mansplaining durumu çokça var.

Bunun üstüne bir de LGBTİ+ kimliğinin tanınmaması, lezbiyenliğinin tanınmaması gibi durumlar da yaşanıyor.

Ama bunun yanında avantajı da, burası bizim fikirlerimize ihtiyaç duyulan bir ortam. Bütün bu engellerin içinde kendini ispatlayabiliyorsan, ki bu da zor bir süreç, o zaman senin fikirlerine ihtiyaçları olduğunu zaten fark ediyorlar. Çünkü reklamlarda neslin fikirlerine uygun, aynı paralellikte içeriklerle üretiliyor. Bunla bağlantılı olarak başarılı olan, fikirleri başarılı ve çok değerli bulunan LGBTİ+ arkadaşım var.

Anlattığım üzere aşağı yukarı bir tablo çizdim. LGBTİ+ nüfus yoğun ve bence gizli olan arkadaşlarımız da var, her yerde olduğu gibi ama bu tabii ki benim spekülasyonum. Aynı zamanda kimliğini sadece iş yerinde açmayan, özel hayatında lubunya kimliğini yaşayan insanlar olduğunu biliyorum. Bu kişiler daha çok kadınlar oluyor. Bunun tabii ki toplumsal cinsiyet normlarıyla da alakası var.

Sektörde elbette açık bir şekilde, kimliğinle bulunma imkanı var. Nasıl bulunabildiğimizi konuşmak gerekir burada. Toksik insanlarla çalışırsan mobbinge de maruz kalabilirsin, işten de atılabilirsin ama dediğim gibi sektör çok fazla LGBTİ+’nın içinde bulunduğu hatta bazen tek bir iş yerinde örgütlenebilecek, bir araya gelebilecek kadar yoğun olduğu bir sektör aslında. 

Dolayısıyla reklamcılık sektörü tüm avantaj ve dezavantajlarıyla LGBTİ+’ları içinde bulunduran bir alan. Aynı zamanda tüm bu erkek egemen, üretmeyen, kapalı düşünce yapısının içinde kuir bakış açısı aranan bir perspektif. Bu da aslında motive edici bir unsur olabilir.

lavanta-tavan-hissettirilen-bir-sen-farklisin-hali-oluyor-naz-1

İstanbul Onur Haftası için görsel yapan ekipte de yer aldın daha önce. Şimdi de komitedesin. Lubunyalar için, aktivizm için yaptığın üretimle iş için yaptığın üretimler arasında nasıl farklar oluyor?

Şu an bir reklam ajansında değilim, biraz daha tasarım odaklı bir yerdeyim. Ama yine de hedef kitlen seninle tamamen paralel bir noktada olmadığı zaman hep o kafadan düşünmen gerekiyor. Tam tersi bir noktadan bir keresinde şöyle bir şey olmuştu, Onur Haftası adına bir festivalde stant kuracaktık ve stantta satacağımız ürünlerin tasarımını yapıyordum ben de. Birkaç tasarım yapmıştım. Bir arkadaşım “bunlar güzel de, hiç lubunya değil gibi geliyor bana” demişti.

Bunu bir sanat ekolü olarak genellemiyorum ama, lubunyanın bir estetik algısı var. Bunun içine girilir, buna bakılır ama bu estetik algı çok özel bir şey. Ben de bunun benim için ne ifade ettiğini ilerledikçe buldum ve çok zevk aldım bunu yapmaktan. Ne zaman işten bir nefes alsam burayla alakalı bir üretim yapmaya çalışıyorum. Yaparken en çok zevk aldığım işlerden oluyor burada yaptıklarım.

“Sürekli ilerisi için göz kırparak mesai yapmaya ikna ediyorlar”

Senden sektördeki genel çalışma şartlarından bahsetmeni de isteyeceğim biraz. Çalışma saatleri, sigorta, maaş gibi konularda nasıl bir sektör?

Çalışma şartları gerçekten çok çetrefilli, çok zorlu. Bu tabii ki hacim olarak ne kadar büyük bir reklam ajansındasın, ne kadar kurumsal bir yerdesin gibi durumlara göre değişkenlik gösteren bir şey. Ama ajanslara girerken zaten genelde 7 gün çalışıyormuşsun gibi maaşını veriyorlar. Dolayısıyla belirlenen çalışma saatleri var ama hiçbir zaman o çıkmam gereken saatte çıkamadığımı söyleyebilirim. Maaşın sanki 7/24 çalıştırılabilirmişsin gibi verilir ve dolayısıyla da hiçbir ekstra mesai ödenmez. Hafta sonları veya mesai dışında eğer çalışmaya kalıyorsan, o zaman yemeğin ve yolun karşılanır.

Psikolojik açıdan çok yıpratıcı. Hiçbir durumda ne zaman mesain olacak kestiremiyorsun. Örneğin bir sunum başarısız geçer ve senin ertesi güne acilen yeni bir sunum hazırlaman gerekir. Sen o zaman ajansta sabahlarsın. Veya Kristal Elma gibi zamanlardan önce kesinlikle hayatından, günlük yaşantından feragat edip sabahlarsın ajanslarda. Bunun gibi çok fazla beklentileri olan, biraz huysuz bir sektör.

Benim en sıkıntımın olduğu konu mesai. O mesai her zaman uzuyor ve bunun karşılığını hiçbir zaman tam olarak alamıyorsun. Bunu yaparken de seni “bu senin kişisel başarın için çok iyi, bunları yaparak diğerlerinin arasından sıyrılabilirsin” gibi argümanlarla kamçılamaya çalışır işverenin veya yöneticin. Yani sürekli ilerisi için göz kırparak mesai yapmaya davet eder. Çalışma düzeni genelde böyle.

Kadrolu olmadan önce stajyer olarak çalıştığım 6 aylık bir süre oldu. Ardından freelance süreci başladı benim için. Freelance süreci elden maaş aldığım fakat sigortamın yapılmadığı bir süreçti. Bu sadece benim çalıştığımı yere özel değil birçok ajansta yaşanıyor. Sektörün genelinde olan bir alışkanlık. İnsanları kadroya alınca hem sigorta ödemek zorundalar hem de daha yüksek bir maaş vermeleri gerekir. Bu şekilde çalışarak da yaklaşık 1 senem geçti ve bunun üzerine kadromu aldım. Junior Art Direktör olarak işe başladım.

Tüm bunları değerlendirdiğin zaman, tabii ki emeğimizin karşılığını alamadığımız görebiliriz. Bu sektörde emeğinin karşılığını alabilmen için adını duyurman, çok ünlü olman gerekiyor. Bununla birlikte, evet aldığın maaş fena olmaz diğer iş kollarına göre çünkü büyük paraların aktığı bir sektör. Ama bu parayı sana verirken hiç bonkör değiller, süreyi uzatabiliyorlar. Bunların hepsinin yanında da sürekli stresle baş etmen gerektiği, kendini yetersiz hissettiğin bir sektör.

Yine de kişiler reklamcı olmak istiyorlarsa ve LGBTİ+’larsa, kesinlikle şanslarını denemeliler.

İşe alım süreçleri peki?

İşe alım kısmında benim gördüğüm kadarıyla portfolyonun, CV’nin değerlendirildiği bir kısım var. Bu yapılırken de tabii ki CV’deki fotoğrafa bakıyorlar. Burada fotoğraf sebebiyle elemeler olabiliyor. Eğer stajyer olarak alınıyorsan bu ayrımcılık çok çok daha fazla olabiliyor. Deneyimin olmadığı için “güzel mi değil mi” gibi kriterler söz konusu oluyor.

Aynı zamanda işe alınırken evet işlerin üzerinden değerlendiriliyorsun ama şansının çok fazla olmadığı durumlarda daha çok zorlanabiliyorsun. Sektörde tanıdıkların olmasının işe girerken çok büyük bir etkisi oluyor.

Kamusal bir üretim yapıyorsun. Bu üretim süreçleri senin kimliğinden etkileniyor mu veya senin kimliğini etkiliyor mu?

Tabii ki kamusal üretim yapınca, kendini cis-hetero birinin yerine koyup onun gibi düşünmek zorundaymışsın gibi hissedebiliyorsun. Reklam genelde iç görüler üzerinden ilerler. Bir reklam filmi planlanırken genellikle iç görüler üzerinden düşünülür. Yani örneğin, bir erkek çocuğu babasıyla vakit geçirmeyi çok sever ve babasıyla teknolojik ürünlerin olduğu yerde vakit geçirir. Bu tarz bir iç görü kimin için doğru? Herhangi bir LGBTİ+ için doğru mu veya böyle bir genelleme yapmak zorunda mıyız? Reklam böyle genellemelerle ilerlediği için herhangi bir kamusal iş yaparken bu tip durumlarda çok da fazla itiraz etme opsiyonun olmuyor.

Reklam toplu tüketim olduğu için kendi kimliğinden arınıp üretim yapmak zorunda kalıyorsun. Bunun yarattığı bir ikiyüzlülük, bir çelişki var. Çalışma ortamı içerisinde belki de daha kendine yakın, kendin gibi olabilirken ortaya çıkardığın işler kendine bir o kadar uzak olabilir.  


Etiketler: insan hakları, çalışma hayatı
Nefret