15/05/2020 | Yazar: Yunus Emre Demir

“Bakın biz ne kadar ileri bir kurumuz, ne kadar mükemmeliz ki trans bile çalıştırıyoruz” oluyor tavırları ve bunu da sana hissettiriyorlar."

Lavanta Tavan: “Sivil toplumda ‘patron diye bir şey yok’ illüzyonu yaratılıyor” / Efruz Kaya Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

LGBTİ+’ların iş hayatında neler yaşadığını konuştuğumuz Lavanta Tavan dizisinde sekizinci konuğumuz trans aktivist Efruz Kaya.

Efruz ile hem sivil toplumdaki iş deneyimlerinde yaşadıklarını hem de sivil toplumun sivil toplum çalışanları açısından ne durumda olduğunu konuştuk.

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

Ben Efruz Kaya. İstanbul’da yaşıyordum daha önce ve göçmen- mülteci hakları üzerine çalışan bir dernekte çalışıyordum. Şu an Pembe Hayat’ta trans çalışmaları yürütüyorum. Farklı kurumlarda uzun zamandır LGBTİ+ aktivizmi yapıyorum. Hukukçuyum.

Birçok sektörde çalıştım. İnsan hakları alanında profesyonel olarak çalışmadığım dönemlerde temizliğe de gittim, gazete de sattım. 25 yaşındayım.

Sivil toplum alanında ne zamandan beri varsın? Sektördeki geçmişinden biraz bahseder misin?

İnsan hakları alanına dahil olmam LGBTİ+ hareketinden de önce devrimci hareketle oldu. Öğrenci hareketi içinde bir şeyler yapıyordum okulda. Üniversitede eğitime başladığım zaman öğrenci kulüplerine dahil oldum. Kulüpte toplumsal davaların analizlerini yapıyorduk. Okulda yemekhane ücretlerine zam gelmişti ve ben de Anadolu kentinden gelmiş bir öğrenciydim. Hem ailemin durumu çok iyi değildi hem de trans olduğum için ekonomik kaynaklardan fazlasıyla uzaktaydım. Birçok insan için küçük gelebilecek bir zam benim hayatımda çok önemli bir yere sahipti ve bundan çok etkilenmeye başladım. Bu süreç beni politikleştirdi ve insan hakları mücadelesinin içine dahil oldum.

Ardından kendi kimliğime dair bir şeyler yapmak istedim, açılma sürecim başladı. 7 sene önce ilk olarak bir LGBTİ+ derneğine gidip, hukuk toplantılarına katılmıştım. Ardından Gezi yaşandı, Gezi’de LGBTİ+ Blok vardı. Orada iyice politize olmuş oldum. İlk katıldığım Pride 2014 Onur Yürüyüşü’ydü ve aşırı güzeldi, çok etkilenmiştim. Geç kalınmış bir yürüyüştü benim için. O zaman herkes gerçekten bu anı yaşamalı diye düşündüm. Ben de bu anı tekrar yaşamak istedim. Bu yüzden İstanbul Onur Haftası Komitesi’nde örgütlenmeye başladım. Ama zaten biliyorsun sonrasında 2015 yılından itibaren yasaklandık, bir daha olmadı.

Kendimi hep Ortadoğulu birisi olarak tanımladım. Ortadoğu’nun geçmişi savaşlarla dolu ve hala savaşlar da devam ediyor. Savaş demek göç demek, mültecilik demek ve aslında ben de bir noktada göçmenim. Malatya’da doğdum büyüdüm ve ardından İstanbul’a gelerek hayatıma burada devam etmeye başladım ama benim için orası benim için arada gidip geldiğim bir yer değil. Malatya’dan çıktıktan sonra açıldım ve senelerdir Malatya’ya gidemiyorum. Aslında bir şekilde zorunlu gurbet yaşıyorum. Bu yüzden özellikle göç ve mültecilik meselesini de çok değerli buluyorum. Bunun üzerine eğilmek istedim.

Alandaki açılma hikayene giriş yapmışken biraz buradan devam edelim istiyorum. Zaten şu an çalıştığın yer bir trans derneği ancak bundan önce çalıştığın, örgütlendiğin, gönüllü olduğun yerlerde açık kimlikli miydin? Kapalı kimlikle var olmak zorunda olduğun zamanlar oldu mu bu alanda? Açık veya kapalı kimlikli olmak nasıl etkiledi seni?

Sivil toplum alanında hep açık kimlikliydim ama diğer çalıştığım sektörlerde sürecimi başlatmadan önce daha gizli olduğum dönemler vardı. Ama çok uzun süredir açığım. Zaten sürecimi başlatmadan önce de biraz alıktıran biri olduğum için çok gizli olmak hayatımda hiçbir zaman söz konusu olmadı.

Beni nasıl etkiledi kısmına gelince, açık kimlikli olunca zaten çok zor iş buluyorsun ve birçok yerden açık kimlikli olduğum için geri çevrildim. Onun dışında açık kimliğimle kendimi var ettiğim alanlarda oldu. İnsan hakları alanında çok büyük madilikler yaşamadım açıkçası. Sadece bu dünyanın kendisi doğrudan çok cis ve heteronormatif olduğu için senin hayatının gerçeklerine çok uzak oluyorlar ve anlamıyorlar. Senin için çok büyük olan bir gerçeklik onların daha önce aklına bile gelmemiş olabiliyor. O yüzden bütün o çalışma alanının kendisi bu yapıya göre dizayn edilmiş oluyor ve insanlar buna göre sosyalleşiyorlar. Sen de ister istemez “neredeyim ben?” karmaşası yaşıyorsun, dışarıda kalıyorsun. Daha çok böyle madilikler yaşadım. Anlatsan da anlamıyorlar zaten.

İşe alım süreçlerinde veya işini yaparken ayrımcılığa maruz bırakıldığını hissettiğin oldu mu? Bunu hem iş verenlerin ve iş arkadaşların hem de hizmet verdiğin insanlar üstünden soruyorum.

Tabii ki ayrımcılığa uğradığın anlar oluyor. En temelinde az önce bahsettiğim gibi senin hayatının gerçeklerini görmüyorlar ve o yüzden anlaşılmakta problem yaşıyorsun.

Hizmet verdiğim insanlar açısından bahsedecek olursam, sivil toplumdan bahsediyorum, özellikle göç ve mülteci alanında kadınlarla ve LGBTİ+’larla çalışıyordum ama aynı zamanda bu kadınların çocuklarıyla da veya eşleriyle de muhatap oluyordum ve inan hiç kötü bir şey yaşamadım. O kadar güzeldi ki… Kadın buluşmaları düzenliyorduk, dayanışma etkinliklerimiz oluyordu ve göçmen- mülteci kadınlar benim yanımda çok rahatlardı, bana farklı veya kötü hissettirmiyorlardı.

TERF’lerin çevirdiği aptalca bir muhabbet vardı ya, mülteci kadının bir trans kadına ağda yapmasıyla ilgili, ben bu muhabbeti çok iki yüzlü buluyorum. Bunları deneyimlediğim için TERF’lerin bu argümanının kendi transfobilerinden kaynaklandığını bir kez daha görebiliyorum. Çünkü ben bir sürü kadınla çalıştım bir buçuk sene boyunca, aynı zamanda onların eşleriyle de bir gün olsun transfobik diyebileceğim tutumları olmadı. Yanımda saçlarını da açtılar, oynadılar da. Çünkü neysen osun ve onlar seni bu halinle kabul ediyorlar.

Onun dışında zaten LGBTİ+ alanında çalışıyordum sivil toplumda da şu anda da trans hakları üstüne çalışıyorum o yüzden bu sahada da kimliğimle alakalı bir madilik yaşamadım.

“LGB’lere alan tanınıyor ama translara alan tanınmıyor”

Sivil alanda çok fazla lubunya görünürlüğü var gibi. Peki sence bu alan gerçekten iyi bir alan mı LGBTİ+’lar için?

Problem bence şu: Lubunyalara alan tanınıyor evet ama translara alan tanınmıyor. Bu çok önemli bir detay bence. İnsan hakları alanında, özellikle göç- mülteci alanında, çalışan bir sürü cis eşcinsel ve biseksüel var. Bu insanlarla toplantılarda falan denk gelebiliyorsun ama açık kimlikli trans yok. Bu da tamamen iş verenin ve sektörün transfobikliği. Bahaneleri de “senin bir görünürlüğün var, çalışacağın kitle seni anlamaz” oluyor ve sana alan açmıyor. Ve aslında seni o insanlarla da buluşturmuyor ve dolayısıyla senin ilerlemenin de önünü kapatmış oluyor. Her alanda olduğu gibi bu alanda da trans görünürlüğü çok az.

Zaten eğitime katılımda da en büyük dezavantajı yaşayan grup translar. Yine görünürlük meselesi yüzünden eğitim hayatına devam edebilen trans sayısı çok az. Bir şekilde o eğitimi tamamlasa dahi eşit şartlarda yarışmıyorsun. Cis- hetero birini düşünüyorum, onun çok daha fazla kaynağı ve imkânı olmuş çok bir problem yaşamamış. Ben çarka çıkarken o dil kursuna gitmiş, ofis programlarını öğrenmiş falan. Yani aslında sen de onunla benzer bir yerdesin ama işverenler bunu asla görmüyorlar. Senden sürekli eşit imkanlara sahip olmadığın kişilerle aynı performans ve başarıyı göstermen bekleniyor.

Bir de şöyle bir madilik yaşadım: Ben bir kurumla birlikte çalışıyordum. Bana kuralları esnetmeye çalıştığım, sorunlar karşısında kaynak yaratmaya çalıştığım için bir keresinde “biraz daha profesyonel olman lazım” demişlerdi. Çok fazla empati kurduğumu, çok fazla duygusal bağ kurduğumu ve bunu yapmamamı söylemişlerdi. Bunları duyunca o kadar öfkelendim ki gerçekten… Ben de “bence siz profesyonelliğin anlamını bilmiyorsunuz çünkü profesyonellik böyle bir şey değil.” demiştim. Ayrıca karşımda bana benim hikayemi anlatan birisi var, sen ne bekliyorsun ki yani? Sen imtiyaz sahibisin.

Zaten genel olarak sivil alandaki insanların çoğu çok beyazlar, çok imtiyazlılar, çok okuma imkanları olmuş ve kafaları çalışıyor falan o yüzden yardım etme niyetiyle yola çıkılmış ve bu şekilde bakılıyor. Gerçekten ezilen kesimin içinden gelip de bu alan giren çok az. Lubunyaların da oranı yine az diyebiliriz. O yüzden sana kalkıp da bu aklı verebiliyor. O yüzden lubunyalara da ben tavsiye ediyorum, kesinlikle bu alanda daha fazla olmalıyız daha fazla örgütlenmeliyiz. Çünkü mesela bir toplantıda o yalnızlığı hissediyorsun, “böyle olmaz” diyorsun. Ama tek sessin, hadi bir kere itiraz edip o şeyi erteletiyorsun ama ikincisinde üçüncüsünde itiraz edince kılçıklık yapan deli kadın oluyorsun. Ama senin yanında bir iki lubunya daha olsa seni tek başına marjinalize edemeyecekler.

“Sömürü düzeni almış yürümüş”

Katılıyorum ben de sana. Anlattığın kadarıyla sivil toplumda hem gönüllü hem de profesyonel deneyimin var. Mesela benim kendi pratiğimde gözlemlediğim, profesyonel emek ve gönüllü emek bazen çok iç içe giriyor ve emek sömürüsü yaşanabiliyor. Bunu hem kişi kendine yapabiliyor hem de bazen bazı kurumlar yapabiliyor. İnsan hakları çalışan kurumlarda, insan haklarına uygun olmayan koşullar, ücretler olabiliyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Sektör çok korkunç durumda. Sömürü düzeni almış yürümüş. Her yerde inanılmaz esnek çalışıyorsun çünkü “ben yapamam” diye bir şey yok. Mesela gecenin bir saati madilik yaşayan LGBTİ+ mülteci seni aradığında “ben şu an mesai saatleri dışındayım” diyemiyorsun çünkü o sırada başına bir şey gelmiş. Kalkıp gidiyorsun veya en iyi ihtimalle telefonda danışmanlık veriyorsun. Ben kaç defa sabaha karşı telefonumun çalmasıyla uyandım… Ve mesela bunların hiçbirinin karşılığını almıyorsun.

Bunu geçiyorum, bir de bence bu alanda çalışan kişilerin süpervizyon desteği alması gerekiyor. İnsan hakları alanındaki en büyük eksiklik bu. Neredeyse hiçbir kurumda böyle bir destek yok ve görüştüğüm herkes aynı şeyden şikayetçi. İkincil travma diye bir şey var, bu bir gerçek ve biz buna çok yoğun şekilde maruz kalıyoruz. Bir noktadan sonra baş edemiyorsun, bir destek olması lazım bunun için. Ve şunu da biliyorum ki birçok projede bunun için bütçe var. Ama bu bütçe kalemi kullanılmıyor. Başka şekillerde harcanıyor. Bir bütçe kalemini başka şeylerin yerine harcayamazsın ama küründen bir etkinlik yapılıyor ona süpervizyon deniliyor. Bu gerçekten çalışanın devam edebilmesi ve faydalanıcının daha iyi verim alabilmesi için en temel ihtiyaçlardan biri.

Trans olduğunu, başka bir yerde kolay kolay iş bulamayacağını çok iyi biliyorlar ve o kozu kullanıyorlar. Lütfetmiş gibi, parmak sallayan bir yerde oluyorlar. Bu noktada gerçekten çıldırdığım, çok öfkelendiğim anlar olmuştu. “Gider götümü siktiririm bu üç kuruşa çalışmam ben burada. Sizin verdiğiniz üç kuruşla mı hayatta kalıyorum ben?” deyince şok olmuşlardı.

Bir de şunu yaşadım: Vitrin olma meselesi. Seni gerçekten orada istihdam etmesinin sebebi faydalanıcılara bir şey sağlamak olmuyor. “Bakın biz ne kadar ileri bir kurumuz, ne kadar mükemmeliz ki trans bile çalıştırıyoruz” oluyor tavırları ve bunu da sana hissettiriyorlar. Bu korkunç bir şey. Benim işime geliyordu, ben de kullanıyordum. Maaşıma bakıyorum, işime bakıyorum umurumda olmadı çok fazla ama bir noktada da sadece vitrin için kullanılıyor olmak okey bir şey olmamalı yani.

Aslında anlattıklarının hepsi özel sektör hissi veriyor sanki…

Sivil toplum özel sektörün birebir kopyası. Kafa çok öyle çalışıyor. İnsanlara sayı olarak bakıyorlar ve sana sürekli profesyonel olup işini yapmanı hatırlatıyorlar. Bunu sadece iş olarak görüyorlar ama bu yaptığımız şey sadece iş değil. Yapan kişinin buna gönül de vermiş olması gerekiyor, yaptığı şeyin değerini anlaması gerekiyor. Çünkü biz sokak süpürmüyoruz, bankacılık yapmıyoruz insanların hayatına dokunuyoruz ve bu hayata nasıl dokunduğun çok önemli. Oflaya puflaya dokunmaman gerekiyor.

“Bence hayatta kalmanın yolu gullüm”

LGBTİ+’lar zaten kendi günlük yaşamlarında birçok travma yaşayabiliyorlar bir de senin bahsettiğin ikincil travma durumu var. Bir sürü hikâye geliyor ve onlar danışan karşından gidince silinmiyor, bir iz bırakıyor kişide. Senin bunlarla baş etme yöntemin var mı? Nasıl iyi kalıyorsun, iyi kalıyor musun ya da?

Yani iyi miyim emin de değilim. Biraz kötüyüm galiba. İngiltere’ye gitmiştim kısa dönem çünkü artık baş edemiyordum, yapamıyordum. Zaten kendi yaşadığım bir sürü şey var bir de üstüne başkalarının yaşadıkları da ekleniyor… Bir de danışmanlık vermek hikâyeyi dinleyip tamam deyip yollamak değil. O derdi faydalanıcı seninle paylaştığı anda o dert senin derdin oluyor ve birlikte çözüm bulmak zorundasınız. Böyle böyle birikince binlerce derdin oluyor.

Kendime yarattığım bir fanus var. Uzun süredir bu fanusun içinde yaşıyorum ve bu fanusla hayatta kalıyorum. Kim var bu fanusta? Çok sevdiğim, yakın olduğum, beni anladığını düşündüğüm insanlar var. Ben de bazen derdimi onlara döküyorum, gullüm alıkıyorum. Bence hayatta kalmanın yolu güllüm. Gullümsüz hayatta kalamazdım mümkün değil! Gerçekten gullüme muhtacım, bağımlıyım. Gullüm çok başka bir şey. İngiltere’ye gittiğimde orada da güldüm falan, komik tatlı insanlar ama gullüm yok! Koskoca ülkede güllüm yok. Çünkü gullüm dertten doğan bir şey, acıdan doğan bir şey.

Biliyoruz ki yani nezarethanede işkence görürken zorla alıkoyulan ablalarımızın akıl sağlıklarını koruyabilmek için yaptıkları bir şey. Bizim için de öyle. Benim o fanus dediğim alan çok güvenli bir alan ve gerçekten belki de her şeyle dalga geçiyorum orada. Başımıza gelen o kadar korkunç şeylerle dalga geçip gülüyoruz ki bir başkası duysa görse nutku tutulur. Birkaç kere yanlışlıkla çok da aramızdan olmayan birilerinin yanında yapmış olduk bu gullümü ve ağlayıp çıktılar. Yani benim hayatta kalma yöntemim gullüm ve o fanus diyebilirim.

Biraz örgütlülük meselesini de konuşalım istiyorum. Bir süredir profesyonel olarak çalışıyorsun. Peki sendikalı mısın?

Değilim çünkü sendikalarda kendimi var edebileceğimi düşünmüyorum. Sendikaların çok bir şey yapmadığını aksine bir sürü sıkıntıya sebep olabildiğini, yolsuzluklarının olduğunu görüyorum. Eskiden beri sol hareket içindeyim ve kendime devrimci olarak tanımlıyorum. Dolayısıyla sendikalara dair de bir sürü korkunç şey geliyor kulağımıza. Çetecilik, patronlaşma, ihbar… Ve bunlar çok yakın tarihlerde dahi olmuş şeyler.

Bir diğer mesele de sendikaların çok erkek olduğunu düşünüyorum. Bütün sendikalar inanılmaz erkek, o yüzden gidip de kafamı düşürmek istemiyorum.

“Sivil toplumda ‘patron diye bir şey yok’ illüzyonu yaratılıyor”

Peki sence sektördeki soruna çözüm geliştirmek için nasıl bir yol izlenmeli? Buna dair bir tavsiyen, fikrin var mı? Bu sektör nasıl iyileşir?

İlk aklıma gelen şey örgütlenmek oluyor benim de çünkü her kurumun kendi içinde çözmesi mümkün değil, öyle de olmuyor zaten. Örgütlülük hali nasıl sağlanabilir bundan emin değilim. Herkes içinde bulunduğumuz bu ekonomik krizde işini kaybetmekten çok korkuyor. O yüzden tamam deyip geçiyorlar. Ki daha önce çalışıp ayrıldığım kurumlarda da kapıyı çekip çıktım ama benim kadar mutsuz olan insanlar hala kurumda çalışmaya devam ediyorlar. Hala konuştuğumda çok mutsuz olduklarını görüyorum.

Bir şekilde örgütlü hale gelip fonu, kaynağı sağlayan kişilerle iletişime geçilebilir çünkü sen bireysel olarak donörlerle iletişime geçtiğin zaman senin de damgalanma ihtimalin var, bir daha hiçbir STK’da çalışamazsın sektörden men edilirsin falan gibi şey. Bu örgütlülük buna aracı olabilir. Ama örgütlülük nasıl olur ondan emin değilim. Çünkü mesela bir fabrikada her şey çok net. İşçi çok net, patron çok net, herkesin görevleri ve çıkarları çok net. Nerede duracağın belli. Ama sivil toplum çok kaygan bir zemin, çok flu, çok iç içe geçmiş. Çünkü sana “sivil toplumda patron diye bir şey yok” illüzyonu yaratılıyor. “Hepimiz insan hakları alanında çalışıyoruz, hepimiz şöyle iyiyiz, böyle ilericiyiz solcuyuz” falan filan. Ama hayır aslında burada da bir patron var ve sen bir işçisin. Ama bu illüzyonu öyle bir yaratıyorlar ki kimin çıkarı nerede belli olmuyor ve sömürülme devam ediyor. Kime karşı örgütleneceğin çok belirsiz. Bir de sivil alanda herkes birbirini tanır ve arkadaşlık ilişkisi kurulur, patron dahi olsa. Ben mesela patronumu orada çalışmaya başlamadan önce de tanıyordum. Zaten bu alanda çalışıyorsa elbet bir yerde denk geliyorsun. Çalışanla patron arasında farklı ilişkiler de kurulduğu için patrona karşı örgütlenmek çok daha komplike ve zor bir hal alıyor.

Türkiye’de yaşayan genç bir kadın olarak geleceğine dair nasıl hissediyorsun?

Yani herkes gibi benim de kaygılarım var. Çok korkuyorum belli noktalarda. Bu krizin daha da derinleşmesi beni kaygılandırıyor. Bahsettiğim şey ekonomik kriz değil bu arada. Bahsettiğim, göç ve mülteci krizinin daha da derinleşmesi ve Türkiye’de yaşayan bir genç ve bir kadın olarak utanıyorum. Çok utanıyorum. Kendimi çok suçlu hissediyorum ve bu utançla ömrümün sonuna kadar nasıl giderim diye düşünüyorum. Hiç yaşanmaması gereken birçok şey yaşandı, hiç görmememiz gereken birçok şey gördük ve bu ayıp gerçekten hepimizin. Bize de ayıp hiçbir şey yapamadık. Mültecilerin botlara binip gidişini izledik ve benim gözlerim doluyor aklıma geldikçe hala…

Böyle karanlık bir tablo çizdim ama umutluyum. Çok umutluyum ve bunun için mücadele etmeye devam ediyorum çünkü böyle devam etmeyeceğine eminim. Böyle gidemez, mümkün değil. Ben yaşadığım müddetçe umut etmeye ve bunun için bir şeyler yapmaya devam edeceğim. Çünkü şunu biliyorum, hiçbir şey yapmazsam hiçbir şey değişmez. Ama bir şeyler yaparsam belki değişir belki değişmez, ben bu değişme ihtimaline tutunuyorum.

Cevabın çok iyi geldi bana, teşekkür ederim. Benim sorularım bu kadar senin eklemek istediğin bir şey var mı?

İnsanlara yaşadıkları hayatın değerini bilmelerini, tadını çıkarmalarını ama kendi canlarını düşündüklerinin yarısı kadar başka canlıları ve evreni de düşünmeleri gerektiğini söylemek istiyorum. Şunu hiç unutmamak gerekiyor, “benim meselem değil” diye bir şey yok. Bütün meseleler bir noktada bizim meselemiz çünkü biz ağaç kovuğunda yaşamıyoruz ve çevremizdeki birileri mutlaka bu sorunu yaşıyordur. Bunların hepsinin ucu bir noktada mutlaka bize dokunur çünkü her yangın bir kıvılcımla başlar. İleride bir kıvılcım bütün ormanı sarar.

Ve sizi çok seviyorum.


Etiketler: insan hakları, kadın, çalışma hayatı
Nefret