19/04/2011 | Yazar: Bulut Öncü

“Gencine güvenmeyen, 18’inde askere ölüme gönderen ama 20’sinde yurdunda giriş çıkış saati koyan, onları sürekli baskı altında tutan “ileri

“Gencine güvenmeyen, 18’inde askere ölüme gönderen ama 20’sinde yurdunda giriş çıkış saati koyan, onları sürekli baskı altında tutan “ileri demokratik devlet sistemi”ni, yurt memurlarının gözlerinde gördük.”
 
Tayfun’a veda ederken…

İçim sıkılıyordu… Bir şey olacağı belliydi…

Öğle saatlerinde telefonum çaldı. Arayan Akşam Gazetesi’nden arkadaşım Doruk’tu.

“Sizin Tayfun’u yurttan atmışlar, haberin var mı?” dedi.

Tayfun, 8 Aralık 2010’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Burhan Kuzu’yu protesto edenlerden biriydi. Öncesinde başbakana sorunlarını ve taleplerini anlatmak için İstanbul’a gitmişler fakat Kurtköy girişinde polis tarafından kente alınmamışlar; üstüne bir de dayak yemişlerdi. 22 Ocak’ta ise Mehdi Eker’i protesto için Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde beklemişler ama bakan gelmemişti. Onun yerine polis, tutanaklarını ellerine vermişti. 

Telefonu kapattım. Tayfun’u aradım. Ama kapalıydı.

Oda arkadaşına ulaştım.

“Bir süredir Tayfun’dan haber alamıyoruz. Duyduğumuza göre takip ediliyormuş ama akşam büyük ihtimalle yurda gelecek” dedi.

Aklımdaki türlü sorularla yurda doğru yöneldim.

MP3 çalarımı kapatırken, Tayfun’u yurt memurlarından biriyle konuşurken buldum. “Kaydımı alıp, geliyorum yanına” dedi.

O sırada dışarıda sigara içen yurt memuru ile başbaşa kaldık.

“Otursaydı dersine çalışsaydı ne olurdu? Bu işler böyle çözülmüyor işte” dedi.

Üzülmüş görünüyordu. Ama daha çok çaresizdi. Nitekim “Emir büyük yerden”di.

Nihayet Tayfun çıktı. Elindeki kağıtları gösterdi. Kibarca “süresiz uzaklaştırma cezası” olarak kaleme alınan ve yurt müdürü tarafından imzalanan metnin “atıldın” anlamına geldiğini, gerekçe olarak Mehdi Eker’i protesto etmesinin (daha doğrusu edememesinin) gösterilmesinin “minarenin kılıfı” olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk.

Bir şeyler yapmak lazımdı. Başbakanın deyişiyle “Fransız” kalamazdık ya…

Doruk için belgenin fotokopisini aldım. Ne olur olmazdı. 2 kopya istedim…

Daha sonra 201 numaralı odaya çıktım. Tayfun toparlanmaya başlamış bile.
 
Ama üzgün değil keyifliydi. “Geri döneceğimi bile bile bu eşyaları toplatıyorlar” dedi.

Yurt idaresinin gönderdiği memur odada izlerken bizi, Tayfun’un filmlerini, gözü gibi baktığı kitaplarını bavula özenle yerleştirdik. Kıyafetlerini ise çöp poşetlerine doldurduk.

Sonuçta bizi ısıtan elbiseler değil, düşüncelerdi…

Bir ara koli arama bahanesiyle yurttan ayrılıp, Doruk’la buluştuk. O da ne soracağını, ne söyleyeceğini bilmiyordu.

Tayfun; Gazi Üniversitesi’nden bir grup ülkücünün peşinde olduğundan, bursunun kesildiğinden, yurttan atılma kararının 31 Ocak’ta alınmasına rağmen kendisine 18 Nisan’da bildirildiğinden bahsetti.

Yarısını masaya döktüğümüz çayları bitirdikten sonra yurda dönecektik ki köşede nam-ı diğer gençlerden 2’si belirince koşmak zorunda kaldık.

Kalan eşyaları topladık, Tayfun’la vedalaştık ve gitti…

Gidişinden sonra Mahmut Nedim Zapçı Yurdu’nun 201 numaralı odasının 1.yatağı ve masası boş kaldı…

Her ne kadar 70’lerden kalma eylem tarzlarını eleştirsem, kendilerine yaratıcı eylemleri anlatsam da demokratik hakkını kullanan, derdini anlatmaya çalışan bir gencin yurttan atılması beni çok düşündürdü.

Gencine güvenmeyen, gencini tehlike olarak gören, 18’inde askere ölüme gönderen ama 20’sinde yurdunda giriş çıkış saati koyan, onları sürekli baskı altında tutan “ileri demokratik devlet sistemi”ni, yurt memurlarının gözlerinde gördük.

Gençlerinin demokratik taleplerini dikkate almayan, 2023’te Avrupa’nın en genç nüfuslu ülkelerinden biri olacağını gözardı eden, haliyle gençlik politikalarından bihaber hükümete ve meclise “ne demeli”yi düşündüm.

Cem Sey’in “Bir kere, demokrasiyi Türklere maalesef Avrupalıların anlatması lazım, çünkü Türkiye topraklarında hiç demokrasi olmadı” sözleri aklıma geldi.

Sonra da Gani Müjde’nin “Avrupa Birliği ileri demokrasiden anlamıyor” tweeti…

Yoğun gündemlere alışık  ama bu kadarıyla karışık bir pazartesi, ne demeliye bir cevap da Sırrı abiden:

“Alsınlar meclislerini ne yapıyorlarsa yapsınlar”


Etiketler: insan hakları
Nefret