21/08/2012 | Yazar: Gülistan Aydoğdu

Gecenin bir yarısı yeni demlediğimiz çayları bardaklarda yarım bırakıp kalkıyoruz.

‘Kadına yönelik şiddet bayramı tanımıyor’ Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Fırat Ajansı muhabiri Banu, bayramın birinci günü ziyaretime geldi. Gecenin bir yarısı yeni demlediğimiz çayları bardaklarda yarım bırakıp kalkıyoruz.  Kocasından gördüğü şiddet nedeniyle, can havliyle, terlikleriyle evden kaçarak kendini sokağa atan genç kadının bulunduğu evdeyiz. Gözyaşlarıyla kesiliyor dertleşmemiz. Üç ve altı yaşında iki kızı var. On dört yaşında babasının baskından kurtulmak için evleniyor. Ancak evlendiği adam baba evini aratır olmuş. Evlendiği gün cinselliği tecavüz olarak yaşıyor ve evli olduğu süre boyunca da şiddet devam etmiş.
 
Baba evindeki baskı ve dayakları gözyaşları ile anlatırken,  Bunun tek nedeninin okumak istemesi olduğunu söylüyor.  Zaman zaman boğazı düğümlenerek susuyor, uzaklara dalıyor: “Bizim oralarda kızlar asla başını kaldırmaz. Kimsenin yüzüne bakmaz. Örtünme şeklimiz de bellidir. Ağızlarımız da kapanacak şekilde. Sadece gözlerimiz açıkta kalmamalı” diyor.
Bu kadar üst üste bir tesadüf olabilir mi? Kaos GL’nin kitaplığında bulduğum “Diri diri yanmak” ddlı kitabı okuyorum. Filistin in İsrail tarafından yıllardır işgal ettiği topraklar!  Batı Şeria’da bir kız çocuğu. Benzer bir yaşam hikâyesi. Tek fark orada yasalar da tümüyle gelenek, din, erkeklerden ve törelerden yana olduğu için “Namus cinayetleri” cezalandırılmıyor. Yüzlerce kızın doğduğu anda boğularak öldürülmesine, yakılmasına,  kaza ile başlarının otobüs ya da kamyon tekerleri arasında ezilmesine, kuyulara atılmasına ses çıkarılmıyor, mubah sayılıyor.
 
Kadınla konuşuyoruz, ne istediği hakkında, korkuları hakkında. Aslında evden ilk ayrıldığında polis devriyesine sığınmış ama korkusundan, karakolda beklerken sessizce ayrılmış oradan. Aynı karakolu aradım ellerinde her hangi başvuru, tutanak olup olmadığını öğrenmek için ama “yokmuş”.
Karakola gittiğimizde aslında beklediğimizden daha iyi karşılandığımızı düşünüyorum. Hani barıştırma, eve geri gönderme, yüzleştirme gayretleri yoktu.  Bu da kadını rahatlattı.
Aslında benim değinmek istediğim başka gerçekler. Birçok siyasi partinin kadın örgütleri, Kadın platformları, dernekler, oluşumlar, inisiyatifler kadına yönelik şiddet ve cinayetlerle mücadele ediyorlar. Muhabir arkadaş bu konuda tecürbesiz onu anlayabiliyorum. Fakat bu kadın sorunuyla uğraşanları anlayamıyorum.
 
Yasalar yetersiz doğrudur. İktidar muhafazakâr doğrudur. Kadını nerdeyse kimliksizleştirip, kişiliksizleştirip, birey olmaktan çıkarıp Aile içine gömmek istemeleri doğrudur. Yoksulluğun arttığı dönemlerde kadına yönelik şiddetinde paralel arttığı doğrudur. Bu yönüyle sınıfsal nitelik kazandığı doğrudur. Bunların tümünde hemfikiriz. Peki, biz kadın sorunuyla uğraşanlar var olan haklarımızı kullanabiliyor muyuz? Da ha doğrusu biliyor muyuz? Yasaların, kurumların çalışması, harekete geçmesi, görevlerini yerine getirmeleri için zorluyor muyuz? Evet, bunu yapan kurumlar var ve bunu asla göz ardı etmek, haksızlık etmek istemem. Ama hala şiddette uğrayan bir kadına nasıl davranacaklarını, yasaları, koruma kanunlarını,  prosedürü bilmeyen ama kadına yönelik şiddetle mücadele ettiklerini söyleyenlere ne diyelim?
 
Sanırım Kadın hareketinin bir türlü topluma mal olamamasının nedenlerinden biriside bu sadece ezbere, teoriye dayanan, içe dönük tartışmaların bitip tükenmediği durum. Elbette bunlar olsun, olmasın demiyorum. Çünkü yaşam durmuyor. Her gün yeni bir durumla karşı karşıya kalabiliyoruz.  Fakat, kadına yönelik şiddetle mücadele ettiğimizi söylüyorsak, neyle mücadele ettiğimizde bilmemiz ve görmemizde gerekiyor.
 
Rahmetli Psikiyatrist  Nurhayat Kemerci den ilk şiddet eğitimini aldığımda, kendimin yaşadıklarının şiddet olduğunu bile bilmediğimi fark etmiştim. Kafama balyoz yemiş gibi olmuştum eğitimin sonunda.  İkinci nokta ise, şiddet başvuruları almak yada şiddet başvurularında nasıl bir tavır alınacağını bilmeli. Çünkü böylesi bir durumda kadın çok hassas oluyor. Yargılanmaktan, kınanmaktan, kadınlığının yeniden yeniden sorgulanmasından korkuyor. Hatta bazen yaşadığı şiddeti anlatmasına bile engel oluyor bu durum. Şiddettin sürekli hale gelmesine neden olan durum da bu sanırım.
 
Aslında bu sorun hepimizin sorunu galiba. Teorisini yaparken pratiği kaçırıyoruz. Bu durumda bizim toplumla bütünleşmemizi, toplumsallaşmamızı engelleyen bir durdum.
 
Dün akşam karakolda beklerken, bir taraftan da kadının kendini iyi hissetmesi için sohbet ediyoruz. Bu arada polisin yargılayan, üsten ve akıl veren, cahil olduğunu ima eden,  yüzüne çarpan, yükselen sesi nedeniyle kadının bir anda nasıl allak bullak olduğunu gördüm.  Evet, yasal prosedürü öğrenmişler. Olayı kadının yanında konuşmak yerine 1430 sayılı yasa diye konuşuyorlar kendi aralarında. İsteği doğrultusunda hareket ediyorlar fakat bunlar yetmiyor. Daha kat edeceğimiz yolun uzun olduğunu bir kez daha gördüm. “Şiddet başvurusu nasıl alınmalı” sorunu halen devam ediyor.
Konuştukça kadının aslında ne kadar bilinçli olduğunu da gördüm. 8 Mart lardaki eylemleri, kocası tarafından öldürülen ve sembol olan Ayşe Paşalı’yı, Mutlu mahallesinde koruma eksikliği nedenliye öldürülen Necla Yıldız’ı çok iyi biliyor, yasal haklarını da. Fakat Karakoldaki polisin tutumu, davranışlarındaki eksiklilikler, gözleriyle yapılan tacizlere maruz kalmak, istemiyor.  “Devlet” Olduğunu söyleyen bu kurumlara güvenip gelemiyor. Gelmek orada şiddetin yeniden üretilmesine tanık olmak istemiyor.
 
Bu kadının avantajı muhabir arkadaşımıza denk gelmesiydi. Eğer kurumsal bir kimliğin varsa prosedürün daha doğru işletildiği de başak gerçek. Ben; Ankara Kadın dayanışma Vakfındaki arkadaşlardan özür diliyorum. Çünkü bütün işlemleri Kadın dayanışma Vakfı gönüllüsü adı ile takip etmek durumundaydım.
 
Gece yarısı kadını sığınmaevine gönderdik. Bundan sonrası için de ona iş bulmamız, çocuklarıyla güvenlikli ortamda yeni bir yaşam kurmasına yardımcı olma sorumluluğu var.

 Evet bir bayram günü Kadına yönelik şiddet nedeniyle gece yarısı Karakolda bitti.  


Etiketler: kadın
Nefret