22/07/2019 | Yazar: Kaos GL

Dudakların Cengi’nin içerisinde tadına vardığımız olasılıklar bizi akışkan, kuir bir dünyaya yaklaştırdığı kadar o dünyanın ne olabileceği üzerine özgün düşleyişler üretmemize de ortam açıyor.

Özgürleşme sürecinde yaratırken II: Akışkan bedenler, üretken birliktelikler Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Dudakların Cengi’nin içerisinde tadına vardığımız olasılıklar bizi akışkan, kuir bir dünyaya yaklaştırdığı kadar o dünyanın ne olabileceği üzerine özgün düşleyişler üretmemize de ortam açıyor.

Ali Murat Gali, Kaos GL dergisinin 166. sayısına “Dudakların Cengi”ni yazdı:

Yazının ilk yarısında karmaşıklığımızı, değişkenliğimizi ve birbirimizle kuracağımız destekleyici etkileşimleri temel alan, kuir bir ütopyaya doğru geliştirdiğimiz ve geliştireceğimiz süreci özgürleşme olarak tanımladım. Lubunya performans kültürünün temel oluşumlarından biri olan Dudakların Cengi’ni de özgürleşme çerçevesinde konumlandırdım. Bu uçsuz bucaksız, olası insanlıkları deneyimleme sürecinin hem kapitalizm ve ulus devletlerin hegemonyalarından kaçış için hem de gelecek topluluklarımızı şekillendirmek için bir gereklilik olduğunu da öne sürdüm.

Peki birbirimizi ve toplumsal güç dengelerini anlamak için çok sık başvurduğumuz kimlikler, özellikle Dudakların Cengi göz önünde tutulduğunda nasıl bir rol oynuyorlar, ütopyaya uzanma sürecini nasıl etkiliyorlar?

İkili Yerine Akışkan, Kimlik Yerine Cümbüş

Drag dediğimizde aklımızda belli başlı görseller canlanıyor. Küreselleşme içerisinde ve Batı medyatik hükmünü sürdürmeye devam ederken genelde Amerika’dan bize ulaşıyor bu imgeler. Drag Race bu argümanın en temel örneği. Her genelleme gibi haksız olacağı kesinlikle iddia edilebilecek olmakla birlikte, bu imgelerin temel bir açılımını ‘erkek’ bedenli bireylerin makyaj ve şatafatlı elbiselerle kadınlığın ve kadınlaşmanın kısıtlı bir çerçevesine geçişi olarak tanımlanabilmekte. Bu limitli, yaygınlaşan drag olgusunun altını kazıdığımızda ise, Batı dünyasında kapitalizme asimile edildikten sonra görünürlüğü artmış olan beyaz natrans eşcinsel erkek kültürü çıkıyor karşımıza. Aynı şekilde kapitalizme bağlı olarak drag de bir eğlence malzemesine indirgenip metalaştırılmıştır. Nitekim natrans ve heteroseksüel izleyici kitlesinin ‘kadın kılığındaki erkek’leri izleyip gülmesi, dalga geçmesi, bekarlığa vedalarını gerçekleştirmesi bu kültürel iç boşaltmanın can alıcı bir göstergesi.

Dudakların Cengi’nde gözlemlediğimiz drag bu anlatının sınırlarını ezip geçiyor. Performanslar bir bütün halinde ele alındığında, ikili cinsiyet olgusu, yani sabitlenmiş erkek/kadın kategorileri ve bu kategoriler arasındaki geçişleri ifade eden basmakalıp erkekleşme/kadınlaşma algıları bu bütünü anlamlandırmayı beceremez. Daha ziyade erkeksilik [masculinity] ve kadınsılık [femininity] olgularının davranışsal ve gözle görülür yönlerini bir yapboz misali bir araya getiren, yerel imge ve anlatılarla, örneğin İslami öğeleri kullanarak, yapboza başkalaştırıcı boyutlar ekleyen ve gece boyunca bedende ve kıyafetlerde beliren dönüşümlerle bütün bu karmaşayı daha da tekillendirilemez bir hale sokan bir performans kolajı var karşımızda. Kendi halinde, kendi varlıklarını yaratan bedenler görüyoruz sahnede. Tabii ki bireyler performanslardaki ve günlük hayatlarındaki cinsiyetlerini istedikleri kavramlar aracılığıyla - buna sabit cinsiyet kavramları da dahil - tanımlayabilirler. Benim söylemek istediğim her türlü genelleyici bakış açısı ile oluşturulan beklentiler, Dudakların Cengi’ni izlerken yarı yolda kalacaktır; sahnede yaratılanlar sıkıştırma çabalarını yıkıp geçecek ve kaosun egemenliğini tekrar tekrar kuracaktır.

Bu bağlamda lubunya performans kültüründe yer alan drag iki sabit nokta arasında geçişten ziyade, her yöne açılma potansiyeli olan bir dönüşümü ifade etmeye başlıyor. Yani performanslar benliklerimizin sürekli bir değişim halinde olabilmesini örneklendiriyor; akışkanlık anlatısına neredeyse somut bir kılıf giydirerek Dudakların Cengi ile özgürleşme arasında kurabileceğimiz bağı güçlendiriyor. Bu kılıfa bir isim vermeye çalıştığımda akla gelen olgu ise kimliksizleşme. Bunun sebebi ise, kimliklerin keşfedebileceğimiz, ancak belirli sınırları olan ve sabit özellikler üzerinden tanımlanan kategorileri ifade etmesidir. Kendimizi bir kimlik ile tanımladığımız vakit hem ne olduğumuzu hem de ne olmadığımızı, hatta olamayacağımızı belirtmiş oluyoruz. Örneğin kendini lezbiyen kadın olarak tanımlayan bir birey basmakalıp toplumsal düşünceler üzerinden (i) doğumundan beri lezbiyen olan, (ii) sadece başka kadınlarla cinsel ilişkiye giren ve (iii) hayatı boyunca bu şekilde var olacak bir kişi olarak kategorileştirilebilir. Eğer ki bu birey toplum tarafından erkek olarak işaretlenen biriyle ilişkiye girerse ya da hayatının ilerleyen safhalarında cinsiyetini farklı bir biçimde tanımlamaya başlarsa kimliğine ihanetle suçlanır ve sahte olarak mimlenebilir. Bunlar da demektir ki kimliğin sorunu bireysel değildir; yukarıda belirttiğim gibi, biz kendimizi istediğimiz şekilde tanımlamakta özgür olabilmeliyiz. Gel gelelim kimliklerin ve bunlar üzerinden geliştirilen ötekileştirme ilişkilerinin yüzyıllardır baskı rejimleri tarafından kullanılması ve günümüzde de kimlik politikaları ile tekrar yoğrulması, onları sabitleyici bir söylemin içine oturtmuştur.

Kimliksizleşme fikrine, düşleyişine kimlik politikalarını geçersiz kılması bağlamında bir eleştiri yükselebileceğine inanıyorum. Nitekim kimlik politikalarının baskı rejimlerini anlamlandırmamızda ve bizi yok sayan bir toplumun içinde kendi yerimizi belirlememizde ne kadar önemli olduğu su geçirmez bir gerçektir. Örneğin küresel olarak trans görünürlüğünün artması ve trans hareketinin güçlenmesi belirli oranda kimlik politikaları sayesinde mümkün olmuştur. Ancak, madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, sosyal medya aracılığıyla global bir niteliğe bürünmüş kimlik politikası temelinde geliştirilen ifadeler, nedensellikler ve anlatıların, yerel ve küresel LGBTQ+ hareketlerinde nasıl bağlayıcı ve yıkıcı etkileri olduğunu gözlemleyebiliriz. Sonuçta kimlikler sabitliği içerdiği gibi, onlar üzerinden geliştirilen politikalar da akışkanlığa yer açamıyor. Öyle ki toplumsal değişim için çalışan ve kendini sol akımda tanımlayan bireylerin arasında, kendimizi ve düşüncelerimizi kurgulamamız beklenen ve mutlak surette uymamızın şart konduğu söylevler türemiştir. Örneğin hepimiz kimlik hiyerarşilerinden bahsediyoruz, erkek egemenliği lanetliyoruz, toplumsal güç dengesizliklerini imtiyazlar üzerinden açıklıyoruz. Bu söylevlerin yanlış ya da önemsiz olduğunu iddia etmiyorum. Benim belirtmek istediğim birbirimizi aynı şekilde düşünmeye ve sorunlarımızı aynı dille açıklamaya ittiğimiz sürece, kendi değişkenliğimize dokunamayacağımız gibi, kendisi sürekli değişim içerisinde olan hegemonik güç dinamiklerinin altında kalmaya da devam edeceğiz. Bu anlamda kimlik politikalarının üretimlerini kesin ve nihai doğrular olarak tanımlamaktan ziyade, onların özgürleşme sürecinde değişip gelişmelerine izin verebilmeliyiz. Özgürleşmenin sonucunda da adalete ve eşitliğe ulaştırılmış kimlik gruplarından ziyade, kimliklerin sınırlarına uymayan akışkan varoluşlar hüküm sürebilirler.

Sabitliği neden yıkıcılıkla bağdaştırdığımı bir kez daha irdelemeye çalışırken, Dudakların Cengi dahilinde de kendini gösteren normal algısı ve onun türettiği şiddet beliriyor aklımda. Performans gecelerinde, özellikle izleyicilerin yorumlarını dinlediğimizde, küresel drag anlatısı ve ona eşlik eden ikili cinsiyet kavramlarıyla geliştirilen normali fark edebiliyoruz: “Ah bu ne bacaklarını almamış; bak bu daha iyi kapamış cinsel bölgesini; ‘kadın’ bedenli biri sahnede ne arıyor...” Eğer Dudakların Cengi öznel ancak sabit kimlikler üretiyorsa, izleyicilerin algısındaki normal düşüncesi zaman içinde genişlese de, şiddete maruz bırakılacak anormal ötekiler her zaman bulunmaya devam edecektir. Ancak performans kültürü bağlamında ileri sürdüğüm çatallanan yaratılışları göz önünde tutarsak, anormali normalleştirmektense normal bir insanın ne olabileceği düşüncesini saçma ve değersiz bir sorgu haline getirecek, bireylerin karmaşıklıklarını birincil olarak kabul eden bir topluluk yaratma olasılığına erişiyoruz. Böyle bir toplum düşüncesi de gösterir ki kimliksizleşme ütopyası sadece bireysel sonsuzluğu değil, birbirimizin bütün olma hallerine sevgi beslediğimiz, değer yargılarının esnekleştiği bir geleceğin resmini çizebilmektedir.

Günümüzde örgütlenme biçimlerimizin hatırı değer bir kısmının kimlikler üzerinden geliştirildiğini söylemek bence abartıya kaçmak olmaz. Bu bağlamda kimliksizlik fikriyle serpileceğini önerdiğim yoğun birliktelikleri temel alarak, kimlik politikalarının dışında ve özgürleşme dahilinde toplum örgütlenmelerini nasıl kurgulayabileceğimiz hakkında kısaca düşünmek istiyorum.  

Kültürel Örgütlenme, Duygulanımlarımız ile Birleşme

2018’in sonunda, o ana kadar Dudakların Cengi sahnesinde yıldızları parlamış performans sanatçılarını bir araya getiren Dudakların Cengi All Stars gecesi düzenlendi. Daha geniş bir kitleyi barındırabilen Anahit Sahne’de gerçekleşen geceye 500’den fazla kişi katıldı. Beni bu gece içerisinde en çok etkileyen gözlemlerimden biri lubunya kimliklerinin geniş bir yelpazesini yansıtan ve başka etkinliklerde tekil hallerinde görmeye alıştığım grupların bir araya gelebilmiş olmasıydı. Elbette aynı mekânın içerisinde olmak birlikte hareket etmek, mutlak bir örgütlülük değildir. Yine de bu gerçeklik bana umut verdiği gibi, özgürleşme sürecinde kurgulanan birlikteliklerin gerginliklerin ve ayrışmaların önüne geçebilme potansiyeli olduğunu da göz önüne serdi. Kimlik gruplaşmaları üzerinden düşündüğümüzde böyle bir birlikteliğin taban örgütlenmesinde gerçekleşemeyip Dudakların Cengi’nde kurulabilmesini anlamlandıramayabiliriz. Ancak mekânı, sınırlarımızın eridiği ve arzularımızın ayaklandığı yegâne ortamlardan biri olarak düşünürsek, lubunyaların geniş bir kesiminin All Stars’ta var olmak istemesine bir sebep sunabiliriz. Bu anlamda ütopyaya uzanma süreçleri davetkar ve cezbedici bir havaya bürünüyor; özgürleşme güçlü bir mıknatıs gibi hepimizi yanında bulunmaya çekebiliyor.

Nitekim arzularımızı birbirleriyle ilişkiye giren, birbirlerine eklenen ve böylece bireyselliğimizde düşleyemeyeceğimiz ufuklara doğru yön alan güçler olarak da düşünebiliriz. Yani özgürleşme süreci bireysel ve toplumsalı aynı anda içerdiği sürece yaratıcılığını ayakta tutabilir. Bu demek değildir ki herkesle ilişkilenmeye çabalamalı, bize şiddet gösterenleri de yanımızda tutmalıyız. Daha ziyade birlikteliklerimizi paylaştığımız kimlikler veya düşünceler üzerinden kurmak yerine varolma varsayımlarımızı genişletebilen ilişkilenmeler içinden anlamaya çalışmalıyız. Bu da bizi kendimizden olmayan olarak gözlemleyebileceğimiz bireylere yakınlaştırıp ilişkilenmeye fırsat vermeye çağırırken, örgütlenme çeperimizin sınırlarını da zorlayacaktır. Her ne kadar kimlik politikaları dahilinde ele aldığımız kesişimsellik anlatısı tekil kimliklerimizden öteye giden ilişkilenmeleri örgütlenme pratiklerimize işlemeye çalışsa da, uygulama sürecinde hâlâ birbirinden kopuk gruplar olarak hareket etmeye devam ediyoruz. Ortak düşman anlatısı negatif bir pencereden örgütlenmeye yaklaşarak bizi bir araya getirmeye yeterli olmuyor. Ancak ortak yaratma inancı, bunun özgürleşme için bir şart olduğu bilinci ve bu sürecin her birimize iyi gelebilecek, her birimizi yeni var oluşlara çekebilecek olması birbirimize yeni kenetlenme şekillerini keşfetmemizin ve arzularımızı bir araya getirmemizin önünü açabilir.

Aynı zamanda kesişimsellik düşüncesinin temelinde, sadece ötekileştirilmiş kimlik gruplarının öteki olma halleri üzerinden politik birliklerini kurgulaması da dönüştürücü bir devrimi ortaya çıkarmak için yetersiz kalabilmektedir. Zira insan olma algısının kökünde değişiklikler yaratmak istiyorsak ayrıştırılmış toplumsal grupların her basamağı arasında etkileşimler ve birliktelikler geliştirmeye ihtiyacımız var. Arzunun karşısında yerleştirdiğim var olabilme biçimlerinin kısıtlanması ise, kapitalist denge içerisinde gücü ne olursa olsun herkesi hapsetmiştir. İmtiyazlı olduklarını belirttiğimiz kesimler bile aslında mutlak bir iradeye sahip değildirler; başarılı ve mutlu olduklarına inandırılarak tutsaklıklarından soyutlanmışlardır. Gerçek özgürlüğün içerisinde ne olabileceklerini hissetmeye başladıklarında ise, savaş hatlarımızın etkin bir şekilde genişlemesi an meselesidir.

Sonuç Yerine

Mümkün olduğunu varsaydığımız gerçekliklerin sınırını belirleyen, hayatın kendisine içkin olan kurallardan ziyade bizi içine alan çok yönlü anlam tutsaklığı ise, imkânsızın peşinden koşarak kendimizi bu tutsaklıktan kurtarmaya başlayabiliriz. Sonuçta her birimizde asıl içkin olanın sonsuz bir yaratma gücü olduğuna inanıyorum ve birlikteliklerimiz üzerinden bu yetilerimizi hareketlendirerek imkânsıza doğru yeni yeni olasılıklar türetmeye devam edebileceğimiz kanısındayım. Özgürleşme içerisinde kesin olduğunu varsaydığımız tekil doğrular, var olma şekilleri, kimlikler, ilişkilenme biçimleri ve kaçınılmaz olduğuna inandığımız dogmalar erimeye başlıyorlar. Onların çözülen hükmünün altından da bizim kurgulayacağımız gelecekler ortaya çıkabilecek.

Dudakların Cengi’nin içerisinde tadına vardığımız olasılıklar bizi akışkan, kuir bir dünyaya yaklaştırdığı kadar o dünyanın ne olabileceği üzerine özgün düşleyişler üretmemize de ortam açıyor. Sıkışmışlığımızı, umutsuzluklarımızı ve hayatımızı sarmalayan şiddeti göz ardı etmiyorum, ancak hislerimizi ve üretkenliğimizi temel alan birlikteliklerimiz ile travmalarımızın kapladığı anlatıların dışına çıkabileceğimize ve ütopik yaşayışları kurgulama zeminlerine yakınlaşabileceğimize inanıyorum. Bu zeminlerden nerelere yükseleceğimizi hayal etmek ve denemek ise her birimize düşüyor.

Kaos GL dergisine nasıl ulaşabilirsiniz?

Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin 166. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise önümüzdeki haftadan itibaren kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.


Etiketler: kültür sanat
Nefret