10/06/2019 | Yazar: Kaos GL

Dudakların Cengi de dahil olmak üzere birbiri ardına yükselen lubunya kültürel etkinlikleri öncelikli olarak bir direniş olarak karşımıza çıkıyor.

Özgürleşme sürecinde yaratırken: Sınırları delinen anlamlar, genişleyen var oluşlar Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Son senelerde içinde bulunduğumuz siyasi ortamın belli başlı özelliklerini düşündüğümüzde, Dudakların Cengi de dahil olmak üzere birbiri ardına yükselen lubunya kültürel etkinlikleri öncelikli olarak bir direniş olarak karşımıza çıkıyor.

Ali Murat Gali, Kaos GL dergisinin 165. sayısına “Dudakların Cengi”ni yazdı:

Kuir bir ütopyaya uzanma süreci şeklinde tanımladığım ‘özgürleşme’ bu deneme yazısının merkezini alacak. Toplumsal tutsaklıklarımızı kırma sürecinin neye benzeyebileceği, neden önemli olduğu ve ne tip politik, bireysel ve toplumsal işlevler edinebileceğini sorgulayacağım. Bu amaçla özgürleşme dahilinde yaratılan oluşumlardan olduğunu düşündüğüm, İstanbul’un lubunya performans kültürüne hayat veren Dudakların Cengi etkinliğini ele alacak ve ütopya hakkındaki düşüncelerimi onun üzerinden bedenselleştirmeye ve test etmeye çalışacağım. Akışkanlıklarına dört elle sarıldığım düşüncelerimin yazı boyunca dallanıp budaklanmasına izin vereceğim.

Tarihsel akışın yaklaşık beş yüz yılını kaplamış olan kapitalizmin artık çöküş aşamasının içinde var olduğumuzu kabul edersek, tutarsız ve insanı hiçe sayan politikalar, her yönden yükselen şiddet, korku ve umutsuzluklar açıklanabiliyor. Sonuçta inanç sistemleri ve vaatleri eski albenisini kaybetmiş olan bir ideolojinin, hükmünü sürmeye devam etmek için türettiği oyunların içinde hayatlarımızı sürdürüyoruz. Bu kaotik ve sarsıntılı zaman dilimi her ne kadar travmatik ve acı verici de olsa, benim üzerinde durmak istediğim yıkımlardan ziyade, onların küllerinden yükseltebileceğimiz yeni insan kavramı, toplumlar ve gerçeklikler. Nitekim yıkım ve üretim birbirlerinin peşi sıra yuvarlanmaya devam ederken tarihin bir sonraki oluşumları bizim düşüncelerimiz, konuşmalarımız ve hayallerimizle şekillenecek, en azından yaratma sürecine dahil olanların.

Alevlerin ardından yükselecek ütopik - yani şu anın şartları içerisinde imkansız olarak varsayılan - geleceği kurguluyorum. Coşkulu, anarşist hissiyatlarla çevrili bir düş benimkisi. Kuir teori ile beslenen, arzuların serbest akışını esas alan, her birimizin karmaşık ve değişken hallerimizle var olabileceği ve değerimizi hislerimizde, ilişkilerimizde, kendimizde bulabileceğimiz bir toplum yapısını hayal ediyorum. Bu yapıyı somut bir biçimde ifade etmeye çalışmayacağım, çünkü toplumsal değişim stratejileri geliştirirken kesinliklere gereksinim duyduğumuzu düşünmüyorum. Neticede tekilleştirmek bizi dogmanın yörüngesine çekecek, radikalliğimizi söndürecektir. Bundan da evvel fark etmemiz gereken, imkânsızlığı benimseyen ütopyalarda önemli olanın kesinlikler değil, onlara uzanma sürecinde beliren olasılıklar olduğudur. Bireyin akışkanlığını vurguladığım gibi değişimin de sürekli bir hareket içerisinde olabilmesi kanısındayım. Bu da demektir ki bir ütopyayı ulaşmaya çalıştığımız son nokta, bir hedef olarak düşünmemeliyiz. Bunun yerine ütopyanın içinde barındırdığı fikirleri tatmalı, gerçekliklerimizi onlar üzerinden yorumlamalı ve bunun sonucunda ürettiğimiz olasılıklara doğru hareketlenmeliyiz.

Akışkanlığı benimseyen düşleyişlerimi değil de onlara doğru hareket etme sürecini ifade etmek için bir tanımlama yapmam gerekirse, bu sürece ‘özgürleşme’ diyebilirim. Kuir bir geleceğe doğru geliştirilen bu özgürlük öncelikle bizi kalıplara sokup sabitlemeye çalışan düşünsel zincirlere savaş açıyor. Zira kendimizi, ilişkilerimizi, var olma nedenlerimizi ve gelecek düşüncelerimizi ideolojilerin, inanç sistemlerinin, toplumsal anlatıların belirlediği anlamlar ile tanımlıyoruz; ne bedenimiz ne hayatlarımız üzerinde kapsayıcı bir irademiz var. Bize dayatılan gerçeklikler ve hikayeler ile sıkıştırılmış bir şekilde benliğimize anlam vermeye çalışıyoruz; eninde sonunda kendimizden vazgeçmek zorunda bırakılıyoruz. Benim söylemimdeki özgürleşme hayatımızın kendisini kelepçelemiş olan bu anlamsal tutsaklığın sökülmesini içeriyor. Hissetme ve deneme dürtüleriyle bezeli, kendi kendisini akışkan bir süreç içerisinde sürekli keşfeden, gücünü var oluşunda bulan, yani başkalarını yok etmeye ihtiyaç duymayan, üretken ve hareketli bir insanlığın ne olabileceğine doğru bir arayış bu özgürleşme.

İşte, özgürleşme sürecinin hayata dökülmüş bir yansıması, onun içinde yaratılmış bir birliktelik olarak ele alıyorum Dudakların Cengi’ni ve daha genel bir anlatıda özgürleşmeyi arzulayan bedenlerin ortaya çıkardığı komünal lubunya performans kültürünü. Bu inceleme sırasında bir yandan ütopyaya doğru süzülen hayallerimize isim vermeye çalışacağım, bir yandan da baskı ve sindirme rejimlerini üretmeye ya da onamaya nasıl devam ettiğimizi sorgulayacağım.

Kısaca nedir bu Dudakların Cengi? Bu sorunun birden fazla cevabı olabileceğini bilmekle birlikte, Dudakların Cengi’ni Madır Öktem Küroğlu tarafından 2017’nin Ocak ayında başlatılmış olan, o zamandan beri İstanbul dışında İzmir ve Ankara’da da varlığını göstermiş açık sahne bir drag etkinliği şeklinde özetleyebiliriz. Her ne kadar sahne ve onu yaşatan performanslar etkinliğin kalbi olarak işaretlenebilse de, içinde yaratıldığı mekânın tamamını dönüştürüp kurgulayan, çeperine adım atan herkesi bir şekilde oluşma sürecine dahil eden bir etkinlik Dudakların Cengi.

Yazının derinliklerine dalmadan önce belirtmek isterim; Dudakların Cengi hakkındaki yorumlarımın tekil doğrular olduğunu iddia etmiyorum. Velhasıl beş yıl ayrılıktan sonra İstanbul’un lubun dünyasının içine bu yaz sonunda geri döndüm; Dudakların Cengi ile tanışmam da ancak Ekim ayında gerçekleşti. Bu durumda yaklaşık dört aylık bir süreçteki deneyimlerimden, gözlemlerimden, hislerimden ve sağda solda gerçekleşen konuşmalardan biriken düşüncelerimden çıkarıyorum yorumlarımı. Tabi özgürleşme üzerine düşüncelerim daha geniş bir zaman diliminden beri evriliyor, trans toplum örgütlenmesi ve kuir akademik analiz geçmişimden de besleniyor. Bütün bunları ortaya dökerken de iki amacım var. Birincisi, devamlı onaylanma isteği içinde bulunduğumuz için, doğruluğundan emin olmadığımız düşünceleri paylaşmaktaki çekincemizi sorgulamak. Sonuçta hep beraber yarattığımız gibi, hep beraber yorumlamalı, kaybolmalı ve bu etkileşimler sonucunda bir yerlere ulaşmalıyız. Diğer belirtmek istediğim ise, bu yazıda gelişen düşüncelerimin sonuçlardan ziyade filizlenmeye devam eden yorumlar olduğunu ön plana çıkarmak. Bu anlamda umudum yeni konuşmalara ve eleştirilere ortam açarken, özgürleşmeye dair düşüncelerimin sertleşmeye başlayan yüzeylerini keşfetmek ve onları soyup yeni kurgulara yer açmak.

Zamanın İçerisine Yerleştirme, Dogmanın Dışında Konumlandırma

Son senelerde içinde bulunduğumuz siyasi ortamın belli başlı özelliklerini düşündüğümüzde, Dudakların Cengi de dahil olmak üzere birbiri ardına yükselen lubunya kültürel etkinlikleri öncelikli olarak bir direniş olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim ekonomik ve politik iktidarsızlığın karşısında sürekliliğini korumaya çalışan bir devlet, çareyi otoriteryanizmde buluyor; bu süreçte de eski ve yeni bir dolu düşman ortaya sürülüyor. Zaten hiçbir zaman toplumsal hoşgörünün içine dahil edilmemiş olan LGBTQ+ topluluğu da bu aşamada açık bir düşman olarak mimleniyor; varlığımız sadece bir ahlaksızlık değil, ülkenin devamlılığına bir tehdit olarak gösteriliyor. Elbette siyasi söylem sadece yüksek duvarlar arasında yankı bulmuyor; aksine halkın içine işliyor ve sokaklarda artan şiddetle gündelik hayatımızda karşımızda beliriveriyor. Her geçen gün korkunç bir artış gördüğümüz trans kadın cinayetleri bu şiddetin en keskin göstergelerinden. Düşman geliştirmenin paralelinde, altın standart olarak sabitlenen ‘aile ahlakı’ da lubunyaları insanlıktan çıkarmakla kalmıyor, var olmamızı mümkün kılan gece hayatını, sokakları, kimliklerimizi yansıtma şekillerimizi toplumsal ve iktisadi çalkantıların kökü olarak gösteriyor.

Bu tehditkar havanın tam ortasında yaratılıyor Dudakların Cengi ve bu sebepledir ki gecenin aylık mekânı olan Ren Bar’a varıncaya dek kocaman kocaman gözlükler edepsiz göz makyajlarını gizliyor, kalın kalın paltolar frapan elbiselerin etrafına birer kalkan geriyor. Lubunyalar mekâna genelde bir başlarına gelmiyor; Ren’in bulunduğu apartmanın alt kapısına küçük gruplar halinde ulaşılıyor. Bu kapıdan geçtiğiniz anda çıkan gözlükler, saçılan paltolar ile fiziksel bir dönüşüm yaşandığı gibi, ruhumuza işleyen korku da yerini güven hissiyatına bırakmaya başlıyor.

Ren Bar ile sokakların geri kalanı arasında çizilen sınır her ne kadar geçirgen olsa da mekânı evrensel, tekil gerçeklik olarak belirlenmiş olan ulus devletçi kapitalist yapının dışında bir yerlerde konumlandırıyor. Örneğin, “benden olmayan” olarak nitelediklerini ötekileştirerek değer bulmayı öğreten bir sistemin içerisinde, birlikte üretmeyi ve kendi olma hallerimizden değer bulma olasılığını sunuyor performans geceleri. Bireyin kendini özelleştirerek tanımladığı ve tekilleştikçe üretkenliğinin geliştiğini düşündüren bir sistemde, “bugün böyle, yarın şöyle ol; oh ne güzel,” “sahnede ne hissedersen yaşa, biz seni zaten öyle severiz,” diyebiliyor. Maddiyat ve bireysel başarının üstünlük sembolü olarak adlandırıldığı bir dünyada, Dudakların Cengi hissetmeyi, denemeyi ve arzulamayı ön plana çıkarıyor. Elbette dominant gerçeklikler mekân içerisinde varlıklarını sürdürüyorlar. Ancak Dudakların Cengi, günlük hayatımızda hissetmeye alıştığımız, ulus devletlerin ve kapitalizmin kaçınılmaz, sonu gelmez olduğu inancının kesin bir doğru olmadığını bize öneriyor. Bu geceyi oluştururken belirli kuralları takip etmek yerine, hissederek geliştirdiğimiz özgün birliktelikler, dominant gerçekliklerin dışında nasıl var olabileceğimizi aslında hepimizin bildiğini ve bunun cevabının hepimizin benliğinde yattığını ortaya çıkarıyor. Arzu olarak tanımlayabileceğimiz bu var oluşumuzdan kaynağını alan üretici gücümüz, bizi gündelik yoğrulmalarımız içinde bile sürekli yeni ütopyalara doğru çekerken, performans gecelerinde yaygın bir etkileşim içinde beliriveriyor.

Arzuyu bu tip olumlayıcı, yaşamın ve bireyin kendisine içkin, yaratıcı bir güç olarak ele alan öncü filozoflar Deleuze ve Guatarri’dir. Bu düşünür ikili, kendilerinden önceki felsefi yorumlamalarda arzunun bir eksikle bağdaştırılması pratiğini kırıp geçen bakış açılarını, özellikle Anti-Ödipus isimli kitaplarında ön plana çıkarırlar. “Arzu politikası” olgusunu kurguladıkları bu çalışmada, içinde konumlandığımız baskı ve denetim makinelerinin kapsayıcı rejimlerini kırabilmenin anahtarını, toplumsal bir etkileşim içerisinde yeni öznellikler ve etikler geliştirmemiz olarak gösterir ve bunun arzunun serbest akışıyla mümkün olabileceğini ifade ederler. Deleuze ve Guattari’nin toplumsal dönüşümü düşleyişimizdeki etkilerini inceleyen Mustafa Demirtaş ise, arzuyu özünde bir devrimci olarak nitelendirip “arzunun toplumsal alanı sorunsallaştırmaksızın açılmasının mümkün [olmayışını]” belirterek, onun yıkım ve yaratılışı aynı anda içinde barındırdığını vurgular.

Arzular toplumsal alanı sürekli bir devinim içine sokma potansiyelini taşıyorlarsa tekil bir toplumsal algının süregelebilmesi için onların kontrol altına alınabilmiş olması gerekiyor. Peki dominant ideolojiler tarafından bastırılan arzularımız Dudakların Cengi’nde özgürleşme sürecine nasıl sokuluyor? Bence arzunun sistemin kontrolünden kaçışına olanak sağlayan, bireyin içselleştirdiği olasılık sınırlarının performans gecelerinde şüpheye düşürülmesi - eğer bize dayatılan kategoriler ve anlamlar tek gerçeklik değilse, o zaman yaşanılması zorunlu olan belirli var oluş şekilleri ve etkileşim biçimleri yok demektir. Dışarıdan bize dayatılan kalıplar katiyet değilse, o zaman hepimizin düşleyişleri geleceğe yön verecek bir olasılık olarak ele alınabilmelidir. Ki Dudakların Cengi sadece yukarıda örneklendirdiğim belli başlı alternatif var olma yönlerini içimizden çıkarak bu özgürleşmeyi mevcut kılmıyor. Neredeyse her tür anlatı mekanın esnek sınırları içerisinde gerçek olabilme ihtimalini taşıyor. Komünal bir etkinlik olduğu kadar bireylerin kendi içinde süregelen deneme süreçlerini ön plana çıkaran performans kültürü, birbiri ardına çatallanan var oluşlar üzerinden dogmasız bir toplumun bile mümkün olabileceğini düşündürüyor. İşte, mekanda gezinen bu uçsuz bucaksız imkanlar silsilesi arzularımızı aktifleştiriyor ve her birimizi birer üretici olarak tarih sahnesine çıkarıyor.

Bu noktada ütopyaları düşlemenin ve ütopyaya yönelimin, yazının başında bahsettiğim kapitalizm sonrası alternatifleri geliştirmekten de önce sayılabilecek bir işlevi ortaya çıktı. Kapitalizm varlığını sürdürmek için arzularımızı kontrol altında tutmaya ihtiyaç duyuyor, bu sebeple de bütün gerçekliğimizi kodlayıp elinde tutması gerekiyor dedik. Biz sisteme bağlı bir şekilde gerçeklikler üretmeye devam ettiğimiz sürece, kapitalizm bu yeni oluşumları içine alarak arzularımızı ayakları altında tutmaya devam edebilecektir. Demek ki baskının dışına çıkmanın şartı, onun soysuz savaşçılarının giremediği dehlizlerimizden gelecekler yaratmaktır. Kuir bir ütopyaya doğru gelişen özgürleşme sürecinde ortaya çıkacak üstel büyüme, var oluşun sürekli genişlemesi, kapitalizmin mutlak hakimiyetinde çatlaklar oluşturup onun çöküşünde söz sahibi olmamıza ortam sağlayacaktır. Bu değişken evrilme çerçevesinde, yeni anlamlar yaratma yetimiz sindirilme sürecinin ilerisinde seyir edecek, insanın ne olabileceği hakkındaki türetmelerimiz baskı rejimlerinin öngörülerinin ötesinde bir yerlere ulaşabilecektir.

Ancak özgürleşme sürecinin içerisinde de yer alsa, baskı rejimlerinin Dudakların Cengi’nde vuku bulmadığını iddia etmiyorum. Doğduğumuzdan beri aklımıza ve bedenlerimize kazınmış olan erkek egemenlik, kadın düşmanlığı, transfobi, sağlam bedencilik ve daha genel hatlarıyla öteki düşmanlığı, lubun iç dinamiklerinde de kendini gösteriyor. Bu sorunu derinden irdelemenin önemli olduğunu kabul ederek yazının bir sonraki bölümünü, ötekileştirmenin temelinde yatan kimlik olgularını Dudakların Cengi’ndeki performanslar bağlamında sorgulayarak açacağım.

Kaos GL dergisine nasıl ulaşabilirsiniz?

Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise önümüzdeki haftadan itibaren kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.


Etiketler: kültür sanat
Nefret