31/12/2019 | Yazar: Kaos GL

Sense8, normatif yapı ve sistem eleştirisi yapılması bakımından da fantastik/bilimkurgu tadında tam bir queer dizi örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Sense8 dizisindeki queer izler Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Esra Erkmen'in Kaos GL dergisinin “Gençlik” dosya konulu 168. sayısında yayınlanan yazısıdır.

Sense8, dünyanın farklı ülkelerinde yer alan sekiz insanın telepatik iletişim yoluyla aynı duygu durumunu yaşamalarını konu almaktadır. Aralarında güçlü bir bağ olan bu sekiz kişi zor anlarında birbirlerine destek çıkmanın yanı sıra, var olan sisteme karşı bir mücadele halini de bizlere yansıtmaktadır. Her bölümünde dostluğun ve sevginin hissedildiği dizinin ana karakterlerini Lito, Nomi, Wolfgang, Sun, Will, Capheus, Riley ve Kala oluşturmaktadır.

Lito, Meksika’da yaşayan ünlü bir dizi oyuncusu, kariyerinden dolayı cinsel kimliğini gizli yaşamak zorunda kalıyor. Fakat açılma süreciyle birlikte iş hayatıyla gelişmeler yaşamaya başlıyor. Nomi, Amerikalı bir hacker uzmanı. Nomi’nin hikayesi küçükken cinsel kimliğinden dolayı yaşadığı zorbalıklara ve ailesi tarafından reddedilmesi üzerinden şekilleniyor. Nomi ile duygusal birliktelik yaşayan Amanita ise Nomi’ye birçok konuda destek veren güçlü bir karakter olarak karşımıza çıkmakta. Wolfgang, Berlin’de yaşayan bir kasa hırsızı ve karakterin çocukken yaşamış olduğu travmatik olaylar üzerinden şekillendiğini görüyoruz. Kala, Hindistanlı bir kimyager. Rajan ile gönülsüz bir evlilik gerçekleştiriyor fakat aynı zamanda Wolfgang ile duygusal bir ilişki içindeler. Nairobi’de yaşayan Capheus ise bir otobüs şoförünü canlandırıyor. Küme içerisindeki yardımlaşma ile bambaşka bir hayatın içinde kendini bularak politikaya atılıyor ve Nairobi’deki insanlara yardım ediyor. Will, Chicago’da yaşayan bir polis memuru. Ölmek üzere olan babasını görememenin üzüntüsünü yaşarken bu zorlu süreç de ona destek çıkan Riley, Will ile duygusal bir yakınlık kuruyor. Riley ise İzlanda’da yaşadığı trajik bir olaydan dolayı Londra’ya taşınıyor ve orada dj’lik yapıyor. Güney Kore’nin Seul şehrinde yaşayan Sun ise bir iş insanının kızı. İyi bir dövüşçüyken babası kadın olmasından dolayı dövüşmesini istemiyor fakat gizlice dövüşmeye devam eden Sun, ailesini de bir arada tutmak için büyük fedakarlıklar yapıyor. Abisinin işlemiş olduğu bir suç yüzünden hapse giren Sun’ın kardeşinden intikam almaya çalıştığı ve annesini küçük yaşta kaybetmesiyle kardeşinin davranışlarından kendisini sorumlu tuttuğu görülüyor.

Sense8 bizlere aile, aşk, dostluk, cinsellik gibi kavramları yeniden sorgulatmanın kapısını aralıyor. Sekiz karakterin her birinin farklı ülkeden olup birbirleriyle dostluğun ötesinde bir aile olduklarını görüyoruz. Cinsel pratikleri bile birlikte deneyimledikleri dizide kimliklerin akışkanlığı vurgusu yansıtılırken, normatif yapı ve sistem eleştirisi yapılması bakımından da fantastik/bilimkurgu tadında tam bir queer dizi örneği olarak karşımıza çıkıyor.

Aşkın ve cinselliğin queer tanımı

Meksika’da yaşamını süren Lito ile akademisyen olan partneri Hernando’nun bir sahnesinden bahsedelim. İlk buluşmalarında aralarında geçen şu diyaloğa şahit oluyoruz:

“Aşk, saat gibi kurulan bir şey değildir ya da ayarlayıp kontrol edebildiğimiz. Aşk tıpkı sanat gibidir. Hayatımıza giren, kuralsız, beklentisiz, sınırsız bir güç ve o lafı her duyduğumda şunu hatırlıyorum. Aşk da sanat gibi hep özgür olmalı…”

Başka bir sahnede ise Hernando’nun sanat dersinden bir alıntıyla devam edelim. Öğrenciler, Lito ve Hernando’nun cinsel ilişki sırasında internete sızdırılmış bir fotoğrafını yaygınlaştırarak gülüşürler. Sonra bu görüntü ders sırasında Hernando’nun arkasındaki tahtaya yansıtılır ve öğrencilerden biri bunun sanat olup olmadığını sorar. Hernando soğukkanlılıkla “Sizce bu sanat mıdır? Ne dersiniz bana gördüğünüzü anlatın” der.  Öğrenci ise “homo pornosu” diye cevap verir.

Hernando’nun yanıtı ise oldukça etkileyici olur: “Bu bayağı enteresan. Çünkü bu suje ve objenin ilişkisinin tersine döndüğü an.  Kaçınılmaz bir rol değişimi. Şimdi görülen şey, göreni ele veriyor. Çünkü seyredenin gözleri istediği yerde sadece güzelliği değil, ayrıca sığlığı, çirkinliği, karmaşayı ve ön yargıyı bulur. Seyreden görmek istediğini görecektir ki, bu da Bay Valles, sizin görmek istediğinizin “homo pornosu” olduğunu gösteriyor. Bunun yanında, sosyal eğilimlerin, temel ön yargılarının ötesini görebilen bir çift göz bu resme baktığında zevk anında görüntülenmiş iki erkeği görebilir. Elbette erotik ama ayrıca hassas ve savunmasız. İkisi de kameradan habersiz. Her ikisi de birbirlerine sıkıca bağlı. Aşka... Daha önce de bu derste belirttiğim gibi: Sanat halka açık aşktır. Sanat maddeseldir. Gerçek dünyaya, madde ve konuyla ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. Sanat politiktir. Özellikle de aksi iddia edildiğinde. Sanat diyalektiktir. Paylaşıldığında zenginleşir; sahip olunduğunda, metalaştırıldığında ise yoksullaşır. Sanat görme ve görülme lisanıdır.”

Bu iki ayrı sahneden aşkın sanata benzediği ve sanatın politik olduğu söylemi, aşkın da politik olduğu anlamına gelmektedir. Aşkın politik olması, aslında kimden hoşlanacağımızın, kime âşık olacağımızın iktidar ilişkileri tarafından belirlendiği, beden ve bedene ilişkin tüm söylemlerin disipline edilmeye çalışılmasının bir tezahürüdür.

Düzenleyici iktidarın bedeni kontrol altına almasıyla ruh bedene hapsolurken, ‘Aşk özgür olmalı’ söyleminden aşkın ve cinselliğin kontrol altında nasıl tutulduğunu ve özgürlük kavramının iktidar tarafından bir söylem aracına ne şekilde dönüştürüldüğünü Foucault’un şu sözlerinden alıntılamak istiyorum.

“İktidar ilişkilerini bireylerin özneleşme süreçlerini belirleyen temel etken olarak gören Foucault, iktidarı doğrudan başkaları üzerinde kurulan bir eylem olarak değil, başkalarının eylemleri üzerinde eylemde bulunan bir eylem kipi olarak görür. Eylemler, insanların başka insanlar tarafından yönetilmesiyle karakterize edildiğindeyse özgürlük devreye girer. Özgürlük, iktidar için gereklidir çünkü iktidarın kendini açığa vuruşu ancak özgür öznelerle mümkündür. Dolayısıyla iktidarın özünü, istencin boyun eğmeyişi ve özgürlüğün inadı oluşturur [Güneş, C. D.(2015) Ruh Bedenin Hapishanesidir: Michel Foucault, s.59]. İktidar, özünde özgürlüğün karşı çıkışlarıyla şekillense de bireylerin boyun eğmeye karşı çıkan istençlerini kırmaktan ve onları şekillendirmekten geri durmaz [Güneş, C. D.(2015) Ruh Bedenin Hapishanesidir: Michel Foucault, s.60].”

Aşkın özgür olma istenci, insan bedeninin kontrolünün iktidar ilişkilerinden dışsallaşması, insanın kendi bedeni üzerinde hak sahibi olması ve bireylerin cinsel pratiklerini özgürce deneyimlemesi tam da queer politakanın savladığı bir olgudur. İktidarın denetim mekanizma alanı diğer alanlarla iç içe geçmiş vaziyettedir. Tıpkı heteroseksizmin kapitalizme sıkı sıkıya bağlanması gibi. Birinin varlığının diğerinin varlığını anlamsallaştıran, birbiriyle eklemlenen, birbirinden ayrı düşünülemeyen birer alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda aşkın ve sanatın paylaştıkça zenginleştiği, sahip olunduğunda ise metalaştığı söylemi ile de dizinin kapitalizm eleştirisi içinde olduğu görülmektedir.

sense8-dizisindeki-queer-izler-1

“Dünya bir sahne ise kimlik yalnızca bir kostümdür”

Dizinin de bölüm adı olan “Dünya bir sahne ise kimlik yalnızca bir kostümdür” söylemi Butler’in cinsel kimlikleri benzettiği drag performans kavramıyla ilişkilendiriyorum.

Butler’a göre; toplumsal cinsiyetin doğal ya da kültürel anlamda bir töz olmadığı, performatif pratikler yoluyla inşa edildiği görülür. Alt üst edici performatif pratikler, iktidarı toptan ortadan kaldıracak bir direniş şeklinden çok, özne olarak kabul edilmeyenleri görünür kılan ve iktidarın dışlayıcı işleyişini ifşa eden edimlerdir. Butler’ın toplumsal cinsiyeti alt üst eden performatif pratikler olarak gördüğü drag performansları, butch, femme gibi lezbiyen cinsel tarzlar da toplumsal cinsiyeti dengesiz hale getirerek; cinsiyetin doğallığını ve özgünlüğünü tartışmaya açmaktadırlar [Oralgül, D.(2016). Judith Butler’ın Kimlik ve Siyaset Anlayışı, Ethos: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, s.55].

Butler, normatif bir yapı olarak kimliğe karşı çıkmaktadır. Bu anlamda queer, kimliğin dışlayıcı yapısını açığa çıkararak alt üst edilmesidir. Butler’a göre queer olmak, yeni bir demokrasi ve kamu anlayışını yaratmak için, normları sürekli yapı söküme uğratan, alt üst eden bir performatiflik içerisinde olmaktır [Oralgül, D.(2016). Judith Butler’ın Kimlik ve Siyaset Anlayışı, Ethos: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, s.58].

Sense8’in normatif yapıdaki kimlikleri alt üst eden performatiflik hali içinde olduğunu, Kala, Rajan ve Wolfgang’ın ilişkisi üzerinden çarpıcı bir şekilde görmekteyiz. Rajan ile evli olan Kala, Wolfgang ile de duygusal bir ilişki içinde. Seyircilere bu durum başından beri Kala’nın bir seçim yapması gerektiği düşündürülürken bir araya geldiklerinde ilişkileri devam eder ve bu süreçte kimse bu konu hakkında olumsuz bir yargıya varmadan sadece anı yaşarlar ve anlaşılan herkes de bu halinden memnun görünür ve dizinin final kısmında Kala, Rajan ve Wolfgang cinsel bir birliktelik yaşarlar. Rajan ve Wolfgang’ın da cinsel pratikleri sonrasında Rajan şunu söyler:

 “(Mutlu bir şekilde) Daha önce böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünmemiştim”

Böylesi bir cinsel pratiğin mümkün kılınma ihtimalinin dahi düşünülmemesi, iktidarın bedenler üzerinden ürettiği birtakım kurgular ve söylemler bütününü oluşturur. Cinsel edimlerin ikili cinsiyet ile sınırlandırılması, tek eşliliğin ve cinselliğin evlilik kurumu çerçevesinde normalize edilmesi, Foucault’nun söylemiyle cinselliğin suskunluk edimi ile söylemin dışına itilmesi gibi olgular cinselliğin iktidar tarafından kurgulandığı ve öznelere değişmez bir gerçeklik olarak sunulmasından kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda neyin norm olarak kabul edildiği karşısında iktidar ötekiyi sunar ve bir diğerini dışsallaştırır. Eşcinselliğin karşısına heteroseksüelliği, çok eşliliğin karşısına ise tek eşliliği koyar.

Foucault’ya göre; heteroseksüelliği merkeze alan modern cinsellik anlayışı, eşcinselliği anormal, doğal olmayan olarak kurgular. Aslında, üreme odaklı olmayan bütün cinsellikler sapkın, olmaması gereken olarak kurulmuştur. Dolayısıyla, cinsellik her zaman, doğanın bir parçası, doğal olanın bir alanı değil, politik bir söylemin ta kendisidir [Gürel, E. (2012) Siber Alemde Kimlik, Cinsellik ve Homonormatif İzler, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), s.57].

Heteronormatif yapı içerisindeki cinsel pratiklerin hangi çerçeve içinde gerçekleştiğine dair kalıp yargıları edinmemize neden olan bu normatif yapının dışına çıkan her tür cinsel edim saçma, tuhaf gelirken; Kala, Rajan, Wolfgang ilişkisi de bu açıdan bizlere tuhaf ve akıl almaz gelmektedir. Aslında bu tuhaflaştırma tam da queer kuramın isteğidir.

Seçilmiş aile kuramı: Queer aileler

Queer aileler, kan bağına bağlı geleneksel aile modelinin ötesinde kurulan ilişki türüne dayanıyor. Weston ve Halberstam’ın heteroseksüel ailenin özcü yaklaşımına bir eleştiri getiren seçilmiş aile kuramı, zorunlu geleneksel aile modeli anlayışını tersine çevirir. 1980’lerin Amerika ve Avrupa’sında LGBTİ+’lar, bu seçilmiş akrabalık bağı ile görünür hale geldi. Seçilmiş aile kuramı, geleneksel ailenin nüfusun korunması amacıyla nüfus politikalarıyla evliliğin, üremenin ve cinselliğin denetim altına tutulduğu, kapitalizmin işlerliğine katkı sağlayan aile kavramının çok ötesindedir.

Sense8 dizisindeki karakterler arasında dostluğun ötesinde bir bağ ile bağlanmış sekiz kişinin queer aile tablosu gözler önüne seriliyor. Sense8 heteroseksist aileye atfedilen olumlu anlamlara karşı bir duruş sergiler. Dizide Sun ve Wolfgang karakterinin ailesi ile yaşadığı travmatik olaylar, biyolojik ailenin sevgi ile kutsandığı anlayışının yanlışlığını da kanıtlar niteliktedir.

Sense8’in eşcinsel evlilik ile son bulan final gösterimi, var olan geleneksel ve heteroseksist aile anlayışını tersine çevirme bakımından önem arz etse de Butler eşcinsel evliliğin yasallaşmasına şu noktada bir eleştiri getirmektedir:

Ana akım gey ve lezbiyen hareketinin evlilik hakkını heteroseksüel olmayan insanları da kapsayacak şekilde genişletme talebi, başlangıçta var olan hakları daha evrenselleştirici bir yönde genişletmeye çalışan bir talep gibi görünse de aslında bu talep, meşru olan ve olmayan cinsellik biçimleri arasındaki uçurumu daha da genişletmeyle sonuçlanır. Butler bu talebin yerine evliliği, evlatlık alma, bir partnerin sağlık yardımından yararlanma, başka bir bireyden miras alma, tıbbi karar alma ya da partnerin cesedini teslim alma gibi haklarının ön koşulu olmaktan çıkarmayı daha evrenselleştirici talepler olarak görür [Oralgül, D.(2016). Judith Butler’ın Kimlik ve Siyaset Anlayışı, Ethos: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar, s.54-55].

Sonuç

Sense8’in yapımcılarından olan Wachowski kardeşlerden Lana’nın ve dizi oyuncularından Nomi’nin trans olması ana akım sinemadaki eşcinsel temalı filmlerde heteroseksüel karakterlerin yer almasına bir eleştiri niteliğindedir. Dizideki lezbiyen ilişkinin duygusal bağlamda ele alınması ve karakterlerden birinin trans olması ana akım medyanın ideal kadın bedenlerine bir eleştiri getirirken, dizinin heteroseksüel erkek cinselliğine hizmet eden anlayışın da çok ötesinde olduğu görülmektedir. Sense8 dizisinin kadınlık/erkeklik nosyonlarına ve özcülüğe ağır bir eleştiri içinde olduğu görülüyor. Dizi kimliğin sabit, değişmez unsuruna karşı çıkarak dinamikliğini savunurken, bedene yönelik söylemlerin iktidar ilişkileri ile ne şekilde kontrol altına alınıp dizginlendiğinin ve doğal olarak kabul edilenin sistematik birer kurgu ve inşa süreciyle gerçekleştirildiğini gözler önüne seriyor.

Nomi’nin “Hayatını ya sistem belirler ya da sisteme baş kaldırış şeklin” söylemi ile Sense8 dizisinin queer ütopyasında başka bir dünya mümkün mesajı verilirken, dizinin var olan sistemi dönüştürmeye yönelik bir uğraş içerisinde olduğu da görülmekte; farklı coğrafyalardan insanların hayatlarından kesitler sunularak kaynaklara erişim noktasında ayrıcalıklı olan ya da olmayan ayrımının yapılması ile de kapitalist sistem eleştirisi içinde olduğu görülmektedir. Bu bağlamda Sense8, cinsel kimlikler ve toplumsal pratikler konusuna yoğunlaşsa da queer politikanın savladığı tahakkümü olumlayacak her tür sistem eleştirisi içinde olması bakımından queer sinema için benzersiz bir örnek teşkil etmektedir.

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin “Gençlik” dosya konulu 168. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene Yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.


Etiketler: medya, kültür sanat
Nefret