29/05/2007 | Yazar: Merlin Yılmaz

‘Sayın Yasemin! Artık kankam olmasan da, beni duyamıyor olsan da haberin olsun: Kylie Tom’a bin basar! Ve evet, lezbiyeni leblebi sanmıştım zamanında! Ne olduğunu senden çok daha iyi bilsem de… ‘Psikopat karı’ sen olmuşsun duyduklarıma göre, kocasını kıskançlıklarıyla çıldırtan… Bense iyiyim.’ 2. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda Öteki Dil Özel Ödülü’ne değer görülen Merlin Yılmaz imzalı öykü.

“Sayın Yasemin! Artık kankam olmasan da, beni duyamıyor olsan da haberin olsun: Kylie Tom’a bin basar! Ve evet, lezbiyeni leblebi sanmıştım zamanında! Ne olduğunu senden çok daha iyi bilsem de… ‘Psikopat karı’ sen olmuşsun duyduklarıma göre, kocasını kıskançlıklarıyla çıldırtan… Bense iyiyim.” 2. Kadın Kadına Öykü Yarışması’nda Öteki Dil Özel Ödülü’ne değer görülen Merlin Yılmaz imzalı öykü.

KAOS GL

Merlin Yılmaz

''2. KADIN KADINA ÖYKÜ YARIŞMASI – Öteki Dil Özel Ödülü'' – 2007

Odamın kapısını açmasına izin verdim.

“Oha! Bu ne kızım! Her duvarda karı kız resmi! Kylie Minogue, Samantha Fox, Demi Moore… E yuh yani! Güzelim Dave Gahan, Tom Cruise, Richard Gere, hele bir de Axl Rose dururken! Kızım hakkaten, lezbiyen misin diyeceğim, olmayacak!”

Kıs kıs güldü çilli burunlu Yasemin.

“Lezbiyen ne ya? Ne o öyle, leblebi gibi?”

Gülüştük. Annem bağırdı mutfaktan, “Kızlar, kurabiyelerinizi hemen mi getireyim, ya da önce ders mi çalışırsınız?”.

“Ne leblebisi manyak! Lezbiyen lezbiyen! Hani var ya işte, erkeklerden değil de kızlardan hoşlanan psikopat karılar!”

Kahkahalar attı küçücük ağzıyla Yasemin. Katıldım ona.

“Ahahahaa! Ahaha... Haha… Ha…”

* * *

Leblebiymişim.

İlk kavrayışımdan (Yasemin sağolsun) onyedi yıl sonra durum hep aynı. Dünyaya da açıldım bir güzel. Canım annem sonunda anladı ben küçükken babamla öpüştüklerinde onları neden ayırdığımı. Hey Freud! Sözüm sana! Kıskandığım babam değil, annemdi…

Sayın Yasemin! Artık kankam olmasan da, beni duyamıyor olsan da haberin olsun: Kylie Tom’a bin basar! Ve evet, lezbiyeni leblebi sanmıştım zamanında! Ne olduğunu senden çok daha iyi bilsem de… “Psikopat karı” sen olmuşsun duyduklarıma göre, kocasını kıskançlıklarıyla çıldırtan…

Bense iyiyim.

Güzel söylemişim zamanında be! Ha leblebi, ha lezbiyen! Leblebi değil midir çerez tabağında hep itilen, sakınılan, görmezden gelinen, en son, o da mecburiyetten yenilen? Beni de görmezden geliyor o eller. Onlara hak, bana haram oluyor. İnadına bastırıyorum ben de. Sımsıkı bastırıyorum parmağımla patlayıncaya kadar… Ama patlamıyor bağnaz dünya. Kabullenemiyor bir türlü kendimi belli etmek için takındığım bütün o maskeleri, kısacık saçlarımı, kamuflaj desenli, bol, kargo pantolonumu, makyajsız, solgun yüzümü. Bağırıyorum “ben lezbiyenim” diye… Erkek kılığında bir ucube gibi dolanıyorum ortalıkta, kadınlara taptığımı göstermek adına… İstemez miydim ben de dudaklarımı şeker pembesine boyamak, son moda kalın kemerler takmak ince belime, manikürcüde sıra beklerken “Cosmopolitan” okumak? Ama olmazdı, bunları yaptıktan sonra koruyamazdım ki kendimi erkeklerin elinden, dilinden. Kadınlara kendilerinden farklı olacak ve erkek olmayacak bir alternatif sunmak zorundaydım.

Oysa o “öyle” bir kadındı.

Objektifimin gördüğü en güzel bebek.

“Merhaba, ben Yağmur,” dedi. Islandığımı hissettim. Öyle bir yağdı ki yaşamıma. Daha öncekilerden ne kadar uzaktı. Küçük bir kız gibiydi, bense ondan küçük bir kadın yarattım flaşımı patlatırken. Karanlık kırmızı odamda yataktan yeni fırlamış küçük kız çocuğu saçlarına, masum elbisesine, gülkurusu, aralık dudaklarına bakarken anladım bir sayfanın kapandığını içimde. Tanju Okan misali “Sen… kadınım!” diyebileceğim bir prensesim vardı artık. Ama o hala kulağı küpeli, Simply Red dinleyen erkeklerin peşindeydi. Bana bakıyordu, ama görmüyordu. Leblebi değil, bademdi o. Aramızda fındık, fıstık, çekirdeklerden oluşan dev bir uçurum vardı. Koca çerez kasesinde günün birinde yan yana gelecektik elbet. Kokularımız karışmalıydı birbirine… Şimdilik yalnızca elimi tutuyordu. Alışverişe götürmek için. Bana badem cicileri almak için. Erkeksi saçlarıma jöle sürdü, minik tokalar taktı, gözlerimi rimelle tanıştırdı, ekose mini etek geçirdi üzerime, şık deri çanta taktı koluma. Kim olduğumu biliyordu, kim olmak istediğimi de. Kimin olmak istediğimi bilmiyordu ama. Mini eteğimi düzelten parmaklarını tek tek öpmek istediğimi de… O beni değiştirirken, yağarken üstüme, yumuşatırken gitgide leblebiliğimi, benliğimi silip yerine aslında daha güçlüsünü inşa ederken kendisi nerde duruyordu? Beni daha “kadın” yaparken kendisi ne kadar “kadın” kalmıştı? Sevdiği her şeyin, denizin, güneşin, toprağın bile dişi olduğunu anlayamamış mıydı hala? Anlayacağını biliyordum, hissediyordum, sabırla bekliyordum. Kıymetli orkidesinin açışını ömründe yalnız bir kerecik görebileceğini bilen yaşlı bahçıvan gibiydim. Yağmurum çoktan yağmıştı; tetikteydim.

Ve bir gün kapım çaldı. Sonbahar bulutlarının sırılsıklam ettiği güzel leblebim. Bir kadını sevmek için kadınlıktan vazgeçmem gerekmediğini, aksine dişinin en dişisi olmamın dünyanın en doğal şeyi olduğunu bana öğreten bebek kadınım… Narin parmağını dudaklarına götürüp koyu pembe rujunun yarısını sildi. Pespembe olmuş parmağını benim renksiz alt dudağıma gelişigüzel siliverdi.

“Artık ikimiz de aynıyız” dedi, “eşit renkte iki kadın, eşit dişilikte iki leblebi, kimsenin diğerinin üstünde olmadığı bir yumakta, ikimizin de ıslandığı bir yağmurun altında…”



Etiketler: kültür sanat
Nefret